• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
ATEŞNET
SİTE HARİTASI
Saat

Kıssadan Hisseler

  

Eskisi Olmayanın Yenisi Olmaz 

Aralıksız çalan kapının zili, Mübeccel hanımı eski ahşap merdivenlerden hızla aşağı indirmek için zorluyordu. Fakat yaşlanmıştı artık. Dizlerinin ağrısı artmış, ona ağır hareket etmesini söylüyor gibiydi.
— Geldim, geldim…
— Kim o!
— Benim anneciğim, kızın Neriman.
— Neriman!
     Mübeccel Hanım 2 yıl önce gelin etmişti kızını, iyi bir insandı damadı bir de torunu vardı. Ne güzel şeydi torun sevgisi.
— Hayırdır kızım ne bu acele peş peşe basıyorsun şu zile. Gel gel, bakalım içeri, ver bakayım şu kucağındaki yavrucağı.
—Bıktım artık anne bıktım, dayanamıyorum. Dönmeyeceğim o eve bir daha.
—Sakin ol bakalım! Geç içeriye. Kapıda konuşulmaz böyle şeyler. Ben bir çay atayım ocağa, hem konuşur hem de bir şeyler yer içeriz.
—Tamam, anne ben çocuğu yatırayım.
Mübeccel Hanım, ocağa çay koyarken düşünüyordu; ne oldu acaba? Damat bir şey mi yaptı, deli kız kim bilir neye sinirlendi yine.
—Anlat bakalım kızım hayırdır inşallah. Nedir seni böyle apar topar bize getiren?
     Neriman ağlamaktan şişmiş gözleri ile annesine baktı tekrar başladı ağlamaya, hıçkırarak ağlıyor, “olmuyor anne ben artık o eve dönmeyeceğim” diye söyleniyordu. Mübeccel Hanım:
— Ne oldu kızım baştan anlat dedi.
— Ne olacak tartıştık. Çok sıkıldım tatile gidelim dedim, “gidemeyiz hanım işlerim çok yoğun, şimdi izin alamam’’ dedi. ’’Salondaki halı eskidi zaten koltuklara uymuyor değiştirelim, haftaya arkadaşlar bize gelecek ayıp olur’’ dedim, beni eşyalarımla seven benim arkadaşım olamaz dedi. Deli edecek beni anne, deli edecek. Suç bende tabi Feride gibi alıp getirteceksin halıyı mecbur kalacak kabullenmeye.
     Mübeccel Hanım, çayları getirmek için mutfağa gittiğinde, Neriman hâlâ kocası için bir şeyler söyleyip, bağırıp çağırıyordu. Mübeccel Hanım, elinde çay tepsisi ile içeri girdi.
—Beni dinlemiyor musun anne?
—Dinlemez olur muyum, dinliyorum. Yıllar evvel bende senin gibi baba evine gitmiş, anneme ağlayıp zırlamış, dönmeyeceğimi söylemiştim.
—Anneannem ne demişti sana anne?
—Ne diyecek beni bir güzel azarladı, kolumun altına getirdiğim bohçamı sıkıştırdı ve ‘’bu evde sana yer yok, bilirsin ki evden çıkan kız geri dönmez, hadi bakalım dön kocanın yanına, özür dile, yalvar ki seni affetsin’’dedi ve beni adeta kovar gibi kapının önüne koydu. O zaman çok kızmış, söylenmiştim anneme, şimdi hak veriyorum. İyi ki geri göndermiş beni… Sonra sen oldun baban ve ben çok mutlu bir evlilik geçirdik, kimseye muhtaç etmedi beni, Allah, onu başımdan eksik etmesin, ondan razı olsun rabbim. Ya, işte böyle.
—Ne yani, şimdi anneannem gibi sende beni, geri mi göndereceksin?
—Kızım seninle konuşacağım; şimdi sana söyleyeceklerimi iyi dinle, tarih tekerrür etti ve eder de, sen de bu söylediklerimi kendi evladına söyleyeceksin belki.
     Annesi tekrar söze başladı:
— Bak kızım, biz sana dinini öğrettik, seni dinini bilen namazını kılan, güzel ahlaklı çalışkan birisi ile evlendirdik. Evet, bunlar anne babanın görevleridir ama biz bu konuda Allah rızası için hassas davrandık. Feridun’u baban da, ben de çok severiz hiç saygısızlığını görmedik, eli açıktır hem sana hem herkese. Sana ve çocuğuna bağlıdır. Size daha iyi imkânlar vermek için, gece gündüz çalışıyor sizi kimseye muhtaç etmiyor. Yediğiniz önünüzde yemediğiniz ardınızda. Bizim gibi yokluk çekmiyorsunuz. Çamaşırı çamaşır makinesi, bulaşığı bulaşık makinesi, halıları halı makinesi yıkıyor. Ekmek yapma, soba yakma derdiniz yok, evler kaloriferli, sana ve senin gibilere rahatlık batıyor kızım rahatlık. Seninki düpedüz şımarıklık... Sen para kazanmadığın için bilmiyorsun, ekmek artık aslanın ağzında değil, midesinde, ne yapsın adam başka iş bulmak kolay mı? Sen kocanı yok tatildi, yok halıydı diye bunaltırsan, zaten yorgun geliyor adam, onu rahat ettirmezsen, hasta olur o zaman ne yapacaksın?
     Sen sen ol; sakın gereksiz şeylerle dünyalıkla, kocana sıkıntı verme, eskinin kıymetini bilmeyenin, yenisi olmaz derler. Gereksiz istek ve harcamalardan kaçın, kendini kocanın yerine koy, bütün gün insanlara laf anlatmak, yük çekmek kolay değil. Dırdır eden kadın olma, hiç kimse, dırdır dinlemek istemez. Kaldı ki yorgun gelen koca hiç istemez. Kocanın kılık kıyafetine, ütüsüne dikkat et; çünkü erkek dışarıda karısını temsil eder. Ütüsüz gömlek ve pantolon, ondan önce seni küçültür. Sakın sesini kocandan fazla yükseltme, ondan izinsiz hiçbir şey yapma, buraya bile gelirken izin almayı ihmal etme. Kocanı güler yüzlü, neşeli karşıla. Sakın arkadaşlarına beyini anlatma, arkadaşlarını ve arkadaşlarının kocaları hakkında duyduklarını beyine bahsetme! Kimse, bir başkası ile karşılaştırılmaktan hoşlanmaz. Kendine, kılık kıyafetine özen göster. Beyini ana baban da olsa, kimseye şikâyet etme. Yuva yıkmak kolay ama yapmak zordur. Yuvana sahip çık, evinin hanımı ol, artık babanın evinde misafir olursun, senin evin, yerin kocanın yanıdır. Kocanı üzersen bizi üzmüş olursun, bunu unutma. Bizim rızamızı kazanmak istersen eve gittiğinde, beyinden özür dile olur mu kızım.
     Annesi söylediklerini düşünmesi için çayları doldurmak bahanesi ile Neriman’ı yalnız bıraktı. Neriman annesinin haklı olduğunu düşünüyordu. Aslında kocası iyi bir adamdı, kötü bir alışkanlığı yoktu. Hiç bir zaman kendisine kötü davranmamış, hatta olumlu isteklerini yerine getirmeye çalışmıştı. O kadar da önemli değildi zaten, halısı uyum sağlamasa da değiştirilecek kadar eskimemişti. Başkalarının söyleyecekleri için huzurunu bozduğuna değer miydi? Bütün bunları düşünerek dalmıştı Neriman…       Annesi:
—Çocuk uyandı, ağlıyor galiba kızım bir baksan dedi.
     Neriman içerideki odadan çocuğunun üzerini giydirmiş, kendiside pardösüsünü eşarbını örtünmüş olarak çıktı. Mübeccel Hanım:
—Hayırdır gidiyor musun kızım dedi.
—Gideyim anne, galiba sen haklısın, beyim gelmeden sevdiği yemekleri hazırlayarak kendimi affettireyim.
—Eh sen bilirsin kızım haydi selametle git. Bil ki en doğrusunu yapıyorsun, işte Müslüman bir hanımefendisi böyle yapar zaten.
     Neriman, annesinin elini öpüp, iki sokak ötedeki kendi evine doğru yola koyuldu.
     Mübeccel Hanım, kızının arkasında uzun uzun bakıp dua etti…
     Şimdiki kızlar, sıkıntı çekmiyor, sabır göstermiyor böyle evlilik de yürümüyor. Evinde sıkılan, karısına kızan, kocası ile tartışan, baba evine koşuyor. İncir çekirdeğini doldurmayan sebeplerle boşanıyorlar. Biz seni sokakta bulmadık bırak gel kızım diyen anne baba sonra çok pişman oluyor ama olan çocuklara oluyor. Evlatlarına sabırlı olmayı, yük çekmeyi, saygı ve sevgiyi öğretemeyen aileler sonuçlarına hep birlikte katlanıyor.
Herkesin Bir Görevi Var
     Kadın erkek beraber çalışılan yerlere hepimiz gitmişizdir. Zaten bu devirde kadın ve erkeğin bir arada çalışmadığı yer de yok gibidir. Oralarda çalışan kadınlarla, erkeklerin aralarındaki diyaloglara da zaman zaman şahit olmuşuzdur. Dikkat edilmişse, gayet samimi senli benli sansürsüz konuşmalar, yaşlarına ve konumlarına yakışmayan tarzda şakalar, dahası ve en acısı yaptıklarını sıradan sayan bir takım insanlar görmüşüzdür. Ayrıca çalışan kadınların çoğunda (çalışıyorum çalışmanın getirisi olarak, para da kazanıyorum öyleyse, ben ayakları üzerinde durabilen, toplumda söz sahibi olan ve kendine güvenen bir bayanım) düşüncesi içinde davrandıklarını da görüyoruz.
      İş yerinde patronundan bir aferin almak için türlü çabalar gösteren çalışan bayanlar, aynı çabayı beylerini mutlu etmek, beyinin bir iltifatını kazanmak için gösterseler, o ev güllük gülistanlık olur. Aynı şey beylerin tarafında da farklı gerçekleşmekte, çalıştığı iş yerinde karşılaştığı hanımlara gösterdiği nezaketin, kibarlığın, komplimanın dörtte birini evdeki hanımına gösterse, hanımının saygı ve sevgisini daha çok kazanırdı herhalde…
     Evet, gerçekten de bizim ve çocuklarımızın hizmetiyle, evimizin düzeni, tertibi, temizliğiyle, ilgilenen hatta sıkıntılara göğüs germekte hep bizimle olan hanımlarımız, dışarıdaki bayandan çok daha fazla ilgi ve nezakete layık değil mi?
     Haramlardan uzak duran, hatta harama düşme kaygısıyla evinde olmayı tercih eden
tesettürüne ve ibadetlerine dikkat ederek kendini koruduğu gibi dinimizin bildirdiği şekilde davranarak beyini de günaha girme vebalinden kurtaran hanımlarımız, daha çok iltifata ve itinaya layık değil mi?
     Gazetelerin insan kaynakları sayfasındaki reklâmlara baktınız mı? İş ilanlarında hep fiziği ve diksiyonu düzgün bayan eleman aranmakta… Neden daha çok bayan eleman tercih ediliyor, çok kaliteli bir eğitim almış, ev geçindirmek zorunda olup da iş bulamayan bu kadar erkek varken?
     İnsanın aklına, (Sanki bu işte bir bit yeniği var, acaba kasıtlı olarak kadın sokağa çekilmek mi isteniyor?) gibi şeyler geliyor. Dış mihraklar, kendi toplumlarında aile kavramını kaybettiler, zararlarını öğrenince şimdi geri kazanmaya çalışıyorlar. Fakat bizimle uğraşmayı hızlandırıyorlar. Bir topluma verilecek en büyük zarar, aileyi yok etmek... Bunu da ailenin temelini ve birlikteliğini sağlayan anneyi, yani kadını dejenere ederek yapmaya çalışıyorlar.
     Görünüşe göre de başarmak üzereler. Baksanıza kadınlar erkekleşmeye, erkekler de kadınlaşmaya başlamışlar bile... Roller değişmiş. İş bulamayan baba, evde oturup çocuklara bakıyorken, kadının çalışmasının olmazsa olmaz görüldüğü günümüzde, aile geçiminin ağır yükü hayat müşterektir adı altında kadına yükleniyor.
     İşte size bir başka tablo:
     Bir erkek evlenmek istiyor, annesi soruyor:
—Nasıl bir kızla evleneceksin?
     Genç cevap veriyor:
—Fark etmez, çalışan birisi olsun, ben nasıl ev geçindireyim? O da çalışırsa, birimizin maaşı elektrik, su, ev kirası vs… Birimizinki de boğazımıza kılık kıyafete falan ancak yeter.
—Çok iyi oğlum, sen çalışacaksın da, o mu yiyecek, o da çalışsın tabii. Nerde çalışsın?
—Ben tezgâhtar falan istemem, öyle işler geçici olur. Öğretmen olabilir, devlet kapısı ne de olsa...

Bunun gibi konuşmalar, aranılan özelliklerde kız bulunuyor, nişan, düğün, balayı falan derken;
—Bana yazık değil mi? Hani hayat müşterekti, hani sen de bana evde yardım edecektin? Yardım etmeyi bırak, kendi eşyalarını toplaman da yeter. Geldiğim gibi mutfağa giriyorum, yemek, bulaşık, evin toplanması bıktım artık. Sen yoruluyorsun da, ben yorulmuyor muyum? Ben de senin gibi gelir gelmez elime kumandayı alıp, televizyonun karşısına geçsem aç kalırız aç…
—Yapacaksın tabi, sen kadın değil misin, ben mi yapacağım yemeği, ütüyü? Çok konuşma da, sofrayı hazırla çok acıktım.
     Bu tartışmaları dışarıdan izleyenler, belki bir çocuk olsa her şey yoluna girer diye düşünülürken aslında karışık olan durum çocuğun olmasıyla içinden çıkılmaz bir hal alır.
—Çocuğa kim bakacak? Annem hasta, ee senin annen de çocuğu çok şımartıyor, ahlakı bozuluyor çocuğun.
—En iyisi bir kreş bulalım, kreşe verelim çocuğu…
     Uzun araştırmalar, arkadaş tavsiyeleriyle bir kreş bulunur, çocuk kreşe verilir, annenin aklı yavrusunda, bütün gün ne yaptı, ne yedi, ateşi de vardı, nasıl oldu acaba? Bütün bu sorular, düşünceler ve annenin gizliden çektiği; ama söyleyemediği bir vicdan azabı, bir suçluluk duygusu içini hep kemirmektedir. Aslında hesap ortadadır, kadının aldığı para kreşe, kendi özel ihtiyaçlarına kullandığı makyaj malzemesine ancak yetmektedir. O zaman neden bu kadar sıkıntı çeker ki?
     Sabahın erken saatinde kalkıp hazırlanmak, çocuğu hazırlamak, üstelik tam da huzurlu sıcacık evinde uyurken onu uyandırmak, bütün gün iş yerinde akşama ne pişireyim, misafire ne ikram edeyim, çocuk nasıl gibi düşüncelerle boğuşmak. Mesai bitip de eve gelindiğinde aynı tempo devam etmekte, hızla yemek hazırlanıp, yine aynı hızla yenip ertesi günün yemeği yapılıp, çocukla ilgilenmeye vakit kalmadan bakılır ki, çoktan gece yarısı olmuş. Bir kenarda sizin gelmenizi kendisiyle ilgilenmenizi beklerken uyuya kalan yavrunuzu kucaklayıp, buruk bir öpücükle yatağına yatırırsınız. İşte bütün bir gün koşuşturup dururken bir de bakar ki, ömür geçmiş, çocuklar büyümüş; ama farkına bile varılamamış, ne eski güzelliği, ne eski sağlığı, ne de, artık sorunlarla başa çıkacak gücü kalmış.
     Bunca yıl karı koca çalışmışlar ama elde hiçbir şey yok. Hâlâ borcunu ödedikleri evi saymazsak, ömür vefa eder de, borçtan kurtulup rahata ereriz diye beklenirken, evlatların evlenmesi gibi sebeplerden, borç üstüne borç...
—Hani iki kişi çalışırsak rahat ederdik, daha iyi yaşardık? Hep sıkıntı çektik şimdi ömür bitti, hesap verilecek ama dünyada rahat yaşamak için sıkıntı çektik, fırsat bulamadık ki ebedi yaşayacağımız yer için hazırlık yapalım, üstelik hep sermayeden yedik elde bir şey kalmadı. Ne için, kimin için, nasıl yaşadık, ne bıraktık? Taksitlerini ödemeyi hiç ihmal etmedim ama imanını, dinini öğretmekte ihmal davrandım. Dinini öğretmeden çocuğumu Amerika’ya master yapmaya gönderdim. Çocuğum oralarda iyice bozuldu. Ahirette beni sıkıntı çekerek, günah işleyerek okuttun diyip teşekkür etmeyecek, yakama yapışıp neden benim günah işlememe engel olmadın, neden bana dinimi öğretmedin diyecek.
     Peki, o zaman neden bu kadar çalışıp günaha girmek isteriz ki? Üç günlük dünya için sonsuz olan ahiret hayatını yıkmak akıl kârı mıdır?
Kendi Ayakları Üzerinde Durmak
     Kapı hızlı hızlı çalınıyordu, Naciye teyze, (Geliyorum, geliyorum) diyerek koşar adımlarla kapıya doğru yürürken, bir yandan da, kendi kendine konuşuyordu:
—Hayırdır inşallah kim bu acaba? Acelesi var galiba...
     Kapıyı açan Naciye teyze:
—Muhsine kızım ne oldu sana, gel bakayım gel!
—Naciye teyze bizimkiyle atıştık, moralim bozuk, ben de sana geldim.
—Gel, içeri girelim de, rahat rahat anlat bakalım!
—Naciye teyze, bizim adama geçenlerde, (Uzun süredir başım dönüyor, kulaklarım çınlıyor, beni bir doktora götürsen) dedim. Hiç sesini çıkartmadı, oralı bile olmadı. Bugün de, (Evde eksikler var, çıkıp alsak iyi olur, bayram öncesi çoluk çocuk alış veriş yapsak onları sevindirsek iyi olmaz mı?) dedim.
—Ne dedi peki, olmaz mı dedi?
—Yok, öyle demedi. (Hep benim üstüme yükleniyorsunuz, çalışmaktan yorgun düşüyorum zaten. Kendi ayaklarınızın üzerinde durmayı öğrenin artık, doktoruna kendin git, alış verişini de kendin yap! Bana bir şey söyleme, para istiyorsan vereyim. Hatta çıktığın zaman, ödenmesi gereken faturaları da sana vereyim, yatırır, benim işimi kolaylaştırmış olursun. Böylece de kendi ayaklarınızın üzerinde durmayı öğrenmiş olursunuz) dedi. Ne demek şimdi bu, kendi ayaklarınızın üzerinde durmayı öğrenin? Yoksa bu adam bizi bırakıp başkasıyla evlenecek de, başınızın çaresine bakın mı demek istiyor?
—Allah Allah, çok garip bir söz bu... Peki, şimdiye kadar demek kendi ayaklarının üstünde durmuyormuşsun. Kız ne diye sen kendi ayaklarının üstünde durmuyorsun?
—İnan Naciye teyze, kimsenin ayaklarının üstünde durmadım ben, yani kimsenin ayaklarına basmadım, hep kendi ayaklarımın üstünde durdum.
—Şu insanlar ne gariptir. Rabbim yarattığı bütün mahlûkatın rızkını hesapsız, gönderiyor ve başıboş bırakmıyor da, insanlar yaratanın emri olduğu halde, yapmak zorunda oldukları vazifeleri üzerlerinden atmaya çalışıyorlar. Ne günlere kaldık ya Rabbi!
—Tamam da, Naciye teyze, ben ne yapayım şimdi?
—Bak güzel kızım, sen kocana bakma! O yorgun ve de işlerinden fırsat bulamadığı için öyle söylemiştir. Hiç olur mu? Erkeğin vazifesini kadın yüklenir mi? En iyisi, sen sabredip kocana bu durumu güzellikle anlat! (Ben senin istediklerini elbette yaparım ama sana kıyamıyorum; çünkü ben sokağa çıkıp alış veriş yaparken, gidip gelirken, harama bulaşarak hem kendimi, hem de seni yakmak istemiyorum. Kadının işlediği günah, kocasına da yazılırmış. Sonra ben, nefsime yenik düşüp, bu işlere alışıp, hep dışarı çıkmak isteyebilirim. En iyisi, ben kendimi de seni de düşünüp ateşe atlamayayım, bu işi senin müsait olduğun bir zamana erteleyelim) dersin.
—Dinler mi beni, dersin Naciye teyze?
—Sen konuşacağın zamanı iyi seçer ve nasıl konuşacağını bilirsen, onda da Allah korkusu varsa, neden dinlemesin güzel yavrum! Yeter ki, yumuşak ol ve gerçekten Allahü tealadan korktuğun için bu işi yap. Kalpten çıkan, kalbe girer, bunu hiç unutma. Hem, yaptığını Allah için yaparsan sevab kazanır ve Allahü teâlânın yardımına kavuşursun. Kurtulur ve kurtarırsın.
—Ben gideyim artık. Dediklerini yapmaya çalışayım. Allah razı olsun, kalbimi rahatlattın. Sen olmasan ne yapardık, bilmem. Allaha ısmarladık.
—Selametle yavrum, selametle... Ama dikkat et kimsenin ayaklarına basma!
—İnşallah…
Ömrün Sigortası Yok
Ayşe Hanım çalan telefona cevap verdi:
—Buyurun.
—Alo Ayşe, ben Pervin, tanımadın mı? Eski komşun Pervin.
—Aaa, Pervinciğim nasılsın, nerelerdesin, çok uzun zaman oldu görüşmeyeli…
—Ankara’dayım, bir iş için gelmiştim, müsaitsen seni görmeye gelmek istiyorum. Yarın İzmir’e geri döneceğim, gitmeden eski komşumu görüp öyle gideyim istedim.
—Elbette, bekliyorum, çok iyi olur, özlemiştim ben de seni. Hadi gelince konuşuruz.
     Ayşe Hanım alelacele evi toparlayıp misafirini ağırlamak ve ikram etmek için, bir şeyler hazırlamaya koyuldu.
     Kendi kendine, “Hay Allah, ne kadar şaşırdım aramasına. O acı günlerden sonra unutmuştur buraları, bizleri diye düşünüyordum hep. Yazık, ne yaptı kadıncağız acaba? Hiç kolay değil yaşadıkları. Allahü teâlâ kimseye vermesin” diye düşünüp eski günlere dalmışken, hazırladığı ikramın piştiğini haber veren fırının alarm sesiyle kendine geldi.
     Hemen çayın suyunu koydu. Eski komşusuyla konuşulacak ne çok şey vardı ne kadarda özlemişti onu. O gelmeden öğle namazını kılmalı, lafa dalıp namazı geç vakte bırakmamalıydı.
     Tam namazını bitirmiş dua ediyordu ki, kapı çalındı. Ayşe Hanım, uzun süredir görmediği Pervin Hanımı göreceği için çok heyecanlıydı. Koşarak kapıyı açmaya gitti. Kapıda duran kişiyi tanımıyordu. Kim gelmişti acaba? Sarışın, makyajlı, süslü bir hanım, elinde bir buket çiçekle kapıda duruyordu.
—Buyurun kimi aramıştınız acaba? diye sordu.
—Seni aramıştım şekerim, seni. Tanımadın mı benim kız, Pervin. İçeri almayacak mısın beni yoksa? kapıdan mı göndereceksin?
—Ta… ta… tabi, kusura bakma. Şaşkınlıktan içeri buyur etmeyi unuttum, içeri buyur lütfen.
—Hah şöyle, şimdi oldu. Niye bu kadar şaşırdın ki?
—Ne bileyim, çok değişmişsin tanıyamadım birden.
—Demek o kadar değişmişim ha, diye güldü Pervin.
     Ayşe Hanım çayı demleme bahanesiyle mutfağa gitmek için izin istedi. Mutfağa gider gitmez yüzündeki o şaşkın ifadeyi değiştirmek için uğraşıyordu. Allah Allah, ne olmuş bu kadına? Aman ya Rabbi, sen şaşırtma! diyerek sesli düşündü istemeden.
     Bir süre sonra, iki arkadaş eskilerden bahsederek çay içip sohbeti ilerlettiler. Pervin konuşurken gözlerini Ayşe’den kaçırıyor, sanki işlediği bir suçu anlayacak diye annesinin yüzüne bakamayan çocuk gibi, kızarıp bozarıyordu.
     Ayşe Hanım açık sözlü lafı eğip bükmeden dosdoğru konuşan birisiydi.
—Ne oldu sana Pervin? Nedir bu halin? Seni görünce, ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı şaşırdım.
—Çok haklısın, çok değiştim. Ben artık eski ben değilim. Bazen ben de kendimi tanıyamıyorum. Biliyor musun, akşam yatarken aynaya bakıp kendi kendimle konuşuyorum. Neden diyorum neden?
     Sahi neydi Pervin’i bu kadar değiştiren…
     Pervinler, eskiden Ayşe hanımların apartmanlarında oturuyorlardı. Pervin’in beyinin iyi bir işi vardı. İşleri ters gidip bozulunca, işsiz kalan beyi bunalıma girdi. Eş dost derken bir iş bulundu; fakat sigortasız bir işti. Olsun, adam işini yapıyor, üç beş kuruş kazanıyor, geçinip gidiyorlardı. Pervin, ev hanımı idi. Tesettüre riayet eden, namazını kılan inançlı birisiydi. İki kızları vardı, kızların biri ilkokul, diğeri ortaokulda okuyordu. Sık sık Ayşe hanıma gelir dertleşirlerdi, ah bir sigortalı iş olsa diye dert yanardı. Ayşe ise, Pervin’i teselli eder, şükretmesini ve dua etmesini tavsiye ederdi.
     Bir gün Pervin, Ayşe’ye kendisi de çalışırsa daha rahat geçineceklerini, sigortalı iş aradığını söyledi. Madem kocası sigortalı değildi, bari kendisi sigortalı iş bulmalı, hayatlarını garanti altına almalıydı. Bir anlamda, hayatlarını sigorta etmek istiyordu. Bu konu Pervin’de saplantı olmuş, artık dua ederken bile, (Ya rabbi sigortalı iş… ) diyordu. Bir cumartesi sabahı kayın validesine kahvaltıya gittiler. Kahvaltıyı yaptıktan sonra beyi dışarı çıkmak istedi, paltosunu giyerken birden yere yığıldı. Herkes başına toplanmış kimi ağlıyor kimi su getiriyor kimi paltosunu çıkarıp rahatlatmaya çalışıyordu. Fakat beyi, o anda ruhunu teslim etmişti bile.
     Beyinin vefatının ardından Pervin kızlarını da alarak İzmir’e ailesinin yanına gitmişti. Maalesef, iş sigortalı olabildi ama hayat sigortalı değildi. Kimsenin ömrü sigorta edilemiyordu. Bütün bu yaşananları, Ayşe biliyordu. Onun merak ettiği, sonra ne oldu da inançlı Pervinin böyle değiştiği idi.
—Pervin, kızlar ne yapıyorlar? sen neler yapıyorsun? anlat azıcık.
—Kocam öldükten sonra, İzmir’e annemlerin yanına gittim, biliyorsun. Babam emekli, kendilerini ancak geçindiriyorlar. Bir de biz olunca, bir hayli zorlandılar. Sağ olsun, akrabalar bir iş buldular; fakat sigortasızdı. Bir işyerinde, çalışanlara yemek yapacaktım; ama sigortasız olunca bir müddet çalışabildim. Biliyorsun, insan hasta olur, doktor falan lazım, sigorta şart. Neyse, akrabalar el kol oldular da bu işi buldular. Şimdi bir şirkette sekreter olarak çalışıyorum. Ankara’ya da, şirketin bir evrak işi için geldim.
—Peki, neden başını açtın?…
—Aslında önceleri kapalı gidiyor, içeride açıyordum. Daha sonra, kapat aç, kapat aç, mücadele edemedim işte. Kızları sormuştun, kızlarla başım dertte. İnan bana, babasız evlat yetiştirmek çok zor. Hele de bunlar kız olursa... Baba olunca, baba takip ediyor. Ben yapamıyorum, beni takmıyorlar. Ne görseler istiyorlar. Alsan bir türlü, almasan bir türlü... Niye arkadaşları tatile gidiyormuş da, bunlar gitmiyorlarmış? Neden herkes arkadaşlarıyla geziyormuş da, bunlar gezip eğlenemiyorlarmış. Velhasıl, çok zor çok!
—İyice büyümüşlerdir, gelinlik kız olmuşlardır. Var mı bir şey Pervin?
—Evet, öyle bir şeyler var ama bilemiyorum. Büyük kızın görüştüğü bir oğlan varmış, evlenmeye karar vermişler. Ben buradan gidince oğlanla beni tanıştıracakmış, bakalım ne olacak.
—Pervin sana bir şey söylemek istiyorum; ama ne olur bana kırılma hani demin bir şey söylemiştin ya, ne oldu bana bilmiyorum diye… Ben sana söyleyeyim ne olduğunu. Allahü teâlâ herkese istediğini verir yahut istediği şeye kavuşacak yollara ulaştırır. Hatırlar mısın, beyin sigortasız bir işte çalışıyordu ve zor günler geçiriyordunuz. Bende çalışayım madem onun sigortası yok, benim sigortalı bir işim olsun diye, az mı konuştuk seninle. Sen Allahü teâlânın rızasını isteseydin elbet kavuşurdun. Tıpkı sigortalı iş isteğine kavuştuğun gibi...
Zararın Neresinden Dönülürse Kârdır
Erdal Bey, telefonu kapatırken şöyle diyordu:
— Pazartesi günü görüşürüz, biz çalıştığınız yere geliriz inşallah, çok teşekkür ederim.
Söyleyeceklerini merak ve heyecanla bekleyen kızı Yasemin’e dönerek:
— Tamam kızım, Ankara’daki arkadaşımla görüştüm. Bizi Pazartesi günü bekliyor. Birlikte gider onun bahsettiği yurda bakarız. Okula yakın bir yerdeymiş, beğenirsen orada kalırsın, yürüyerek gider gelirsin, olur mu?
— Yaşasın, ne iyi arkadaşın varmış baba, bize yardımcı olacak birisinin olması ne güzel!
     Yasemin, Erdal Beyin en büyük kızıdır. Henüz liseyi bitirmiş, 17 yaşında üniversite imtihanında sınıf öğretmenliğini kazanmış bir öğretmen adayı. Ankara’da bir üniversitede okumak, Yasemin’in en büyük hedefi olmuş, hedefine kavuşmak için gece gündüz çalışmış, uykusundan, yemeğinden fedakârlık etmiş, sonunda hedefine ulaşmıştı. Çevresindeki arkadaşlarından bazıları ortaokuldan, bazıları da liseyi bitirdikten sonra, okumamışlar, evde ailelerinin yanında kalmayı tercih etmişlerdi. Yasemin’e göre, ana kuzusuydu, korkaktı onlar. (Otursunlar bakalım analarının dizlerinin dibinde, ben öğretmen olayım, kendi maaşımı alıp kendi ayaklarımın üzerinde durayım da görsünler, çok pişman olacaklar) diye içinden hep söyleniyordu. Herkesin başaramadığı bir şeyi başarmış olmanın verdiği bir üstünlük edasıyla, kendini şimdiden öğretmen gibi görmeye başlamıştı bile. Tabii ya, artık o bir üniversiteliydi ve diğer yaşıtlarından daha üstün, daha akıllıydı. Akıllı olmasa, daha bilgili olmasa kazanabilir miydi imtihanı? Aslında öğretmenliği, bir bayanın en rahat çalışabileceği meslek olduğu için, babası daha çok istemişti. Kendisi tıp veya eczacılık istiyordu; ama puanı yeterli değildi.
     Yasemin, Tokat gibi küçük bir şehirden, Ankara gibi büyük bir şehre gitmenin heyecanını yaşıyor, bir taraftan da kendisini nelerin beklediğini, hiç tanımadığı, bilmediği bir şehirde yalnız ne yapacağını düşünüyordu. Bu durum onu, hem tedirgin ediyor, hem de korkutuyordu. Ailesine düşündüklerinden ve hissettiklerinden hiç söz etmiyordu; çünkü onu göndermekten vazgeçmelerinden korkuyordu. Pazartesi sabahını iple çekiyor, günler saatler geçmek bilmiyordu. Nihayet, babası akşam otobüs biletlerini sallayarak, sokak kapısından içeri girdi. Yasemin koşarak babasının yanına gelip boynuna sarıldı:
— Babacığım aldın ha biletleri, saat kaça aldın? Ne zaman gidiyoruz?
— Dur kızım, dur. Sabah 5.30’da hareket ediyoruz. Vakitlice gidelim ki, işlerimizi akşam olmadan bitirelim.
— Tamam, babacığım, sen nasıl istersen. Biz zaten annemle bavulumu hazırlamıştık. Baba, sen hiç Ankara’ya gittin mi? Nasıl, gerçekten dedikleri gibi büyük bir şehir mi?
— Evet, bir kaç kere gittim, büyük bir şehir. Hadi bakalım, çok acıktım, çağır kardeşlerini, sofrayı hazırlayın da yemeğimizi yiyelim.
— Peki, babacığım, hemen...
     Yasemin bütün gece, bir o tarafa, bir bu tarafa dönüp durmuş, heyecandan pek uyuyamamıştı. Nihayet, kurduğu saat alarmı çalmaya başlayınca, hemen yatağından fırlayıp, saatin alarmını kapattı. Hızla lavaboya gidip, abdest alıp, evdekileri kalkmaları için uyandırdı. Baktı ki, salonda babası seccadesinin başında ellerini kaldırmış dua ediyordu. Bir müddet babasını kapı aralığından seyretti, sonra annesinin yanına giderek birlikte sabah namazlarını kıldılar. Annesi bir ara dua ederken ağlıyordu sanki… Ya da Yasemin’e öyle gelmişti. Baba ve annesinin kendisinden ayrılacağı için ağladıklarını düşündü. Odasına giderek hazırlandı. O hazırlanırken annesi kahvaltıyı çoktan hazırlamıştı bile. Yasemin’in ilkokula giden ikiz kardeşleri vardı. Yavaşça kardeşlerinin odasına girerek onları uyandırmadan öptü ve kahvaltı için mutfağa geçti. Annesi Yasemin’in gözünün içine hüzünlü bir şekilde bakıyor, Yasemin annesine baktığındaysa, annesi gözlerini ondan kaçırıyordu.
— Hadi ama anne, yeter artık, şimdi beni ağlatacaksın.
— Güzel kızım seninle ilk ayrılığımız bu, çok zor, hiç bilmediğin memleket, ne yer ne içersin?
     Annesinin boğazına düğümlendi lokmalar, daha fazla konuşamadı. Konuşmasına da gerek yoktu zaten, eline düşen iki damla gözyaşı kızı için ne kadar endişelendiğini, onu ne kadar sevdiğini ve ayrılmanın ne kadar zor olduğunu anlatıyordu. Yasemin yerinden kalkarak annesinin boynuna sarıldı:
— Sen merak etme anneciğim, ben başımın çaresine bakarım, büyüdüm artık. Hem sık sık ararım, sen ararsın, konuşuruz. Fırsat buldukça gelmeye çalışırım. Hadi ağlama, bak beni de ağlattın.
— Sen cahilsin, daha ne gördün ki, kolay mı sanıyorsun bilmediğin şehirde yaşamayı, gelip gitmeyi. Hem yalnız ne yaparsın, oradaki arkadaşların buradaki saf temiz kızlara benzemez...
      Yasemin’in babası araya girdi:
— Hanııım, yeter artık, giderayak moralini bozma çocuğun. Haydi kızım, hazırlan da çıkalım, ancak yetişiriz otobüse.
      Yasemin, annesinin elini öpüp kendisine dua etmesini isteyerek kapıdan çıktı. Baba kız, bir süre sonra otobüsteydiler. Otobüs, Ankara yol güzergâhında hareket ediyordu. Pencere tarafında oturan Yasemin, hem dışarıyı seyrediyor hem de annesinin ayrılırken söylediklerini düşünüyordu. Sahi, annesi ne demek istemişti gelip gitmek derken, sonra arkadaş için söylediği sözler, Tokat’taki arkadaşlarının saf ve temiz olduğunu söylerken, ne demek istemişti. Yeni arkadaşları canavar olacak değildi ya, annesi abartmış olmalıydı. Böyle düşünürken, geceden de uykusuz olmanın yorgunluğuyla uyuyakaldı. Gözlerini açtığında, Ankara’nın içindelerdi. Etrafına bakınarak:
— Neredeyiz babacığım?
— Geldik sayılır kızım. Yarım saat sonra inşallah otogardayız.
      Trafik yoğunluğundan kırk beş dakika sürmüştü otogara gitmek. Etrafındaki insanların karınca misali koşuştuğunu, korna seslerini, bir yere yetişme telaşında olan insanları görünce bir an korktu. Babasının koluna sıkıca yapışan Yasemin, (Bu koca şehirde ne yapacağım) diye geçirdi içinden. Babası, bir taksi çağırarak arkadaşının yanına gideceklerini söyledi Yasemin’e.
* * *
     Erdal Bey, yavaşça kapıyı tıklatıp aralık olan kapıdan içeri başını uzattı ve gözleriyle arkadaşı Sinan Beyi aradı. Tam karşıda oturan Sinan Beyi görünce derin bir oh çekerek:
— Selamün aleyküm abiciğim, dedi.
— Ve aleyküm selam Erdal abi, hoş geldiniz. Buyurun, şöyle oturun, diye yer gösterdi Sinan Bey.
      Erdal Bey kapıya doğru yürüyerek:
— Gel kızım, Sinan amcan buradaymış diye kızını odaya aldı.
     Sinan Bey, karşısında gencecik temiz yüzlü, bir o kadar da şaşkın olan kızcağıza şöyle bir bakıp, buyurun oturun diyebildi. Hoşbeşten sonra, Yasemin şaşkın görüntüsünden kurtulup, biraz kendini toparlayabilmek için lavaboya gitmek istediğini usulca babasına söyleyince, Sinan Bey, Erdal Beye lavabonun yerini tarif etti. Yasemin odadan dışarı çıkınca Sinan Bey:
— Abiciğim, telefonda bizim çocuğu üniversiteye kaydettirmeye geleceğiz deyince, ben oğlunu getireceğini düşünmüştüm.
— Yok, abi, bizim oğlanlar daha küçük, ilkokuldalar. O günleri de
görürüz inşallah.
— İnşallah ama şaşkınlığımı mazur görün. Kızınızı okutmaya, hem de böyle büyük bir şehre getirmeniz, beni çok şaşırttı.
— Niçin şaşırdın anlamadım.
— Ortam malum, biz oğlanlarımızı koruyamıyoruz. Onlar, ailelerin nafakasını temin edecekler, bunun için, şartlar ne olursa olsun, okumak zorundalar; ama sen bir kız çocuğunu kurtlar sofrasına bırakıp gideceksin. Bu ne cesaret, ona şaşırdım. Gün geçmiyor, biz burada bir olay duymayalım.
— Eee, ne yapalım, şartlar değişti artık. Dünyanın bin bir türlü hali var, ilerisini düşünmek lazım değil mi? Evlenince kocası bakmazsa, boşarsa ne olacak? Hiç olmazsa bir mesleği olsun dedik. Sen boş ver bunları, bize bir kız yurdu lazım, bahsettiğin yurt nerede, hemen gidip bakalım. Daha okul kaydı falan var, işimizi bitirip dönelim istiyoruz.
— Benim bahsettiğim yurt erkek yurduydu. Dediğim gibi, ben kız çocuğu beklemiyordum. Sen de kız olduğundan bahsetmedin.
     Sinan Bey, arkadaşının hata yaptığını anlatamayacağını düşünüp, çare aramaya başladı. Tanıdığı yurt müdürünü arayarak, güvendiği bir kız yurdu olup olmadığını sordu. Birkaç adres yazarak Erdal Beye verdi.
— Efendim, bir kez daha düşünseniz, sonra çocuğa yazık olmasın. Hani burası büyük şehir, kalabalık, yetmiş iki buçuk milletten insan var, hırlısı hırsızı, dinlisi dinsizi var. Bir kızın, günaha düşmeden, başı belaya girmeden okuması, nasıl mümkün olacak bu devirde, bilemiyorum.
—Abi daha ne düşüneyim, çocuk heveslendi, buraya kadar da geldik. Allah büyük, bir deneyelim, güvenilir bir yurt da bulursak, bakarsın olur. Baktık olmuyor, geri döneriz.
— Bu iş denemeye gelmez. Acaba yılan sokar mı diye elimizi yılanın ağzına sokamayız ki…
— Ne demek o?
     Bu arada Yasemin, oda kapısında belirmişti.
— Gel kızım. Sinan abi, senin cep ve ev telefonunu bizim kıza versek de sıkıştığında arasa olur mu?
— Tabii, hemen bir kartımı vereyim, bak arkasına da ev telefonumu yazdım. Darda kaldığında arayıp bizim hanımla da görüşebilir, evdekiler ilgilenirler.
— Sağ ol abi, Allah razı olsun. Haydi Allahaısmarladık.
     Baba kız, Sinan Beyin adreslerini verdiği yurtlara giderek incelediler. Bir kız yurduna karar verip anlaştılar. 4 kişilik bir odada kalacaktı Yasemin. Yurt görevlisi onu odasına çıkartarak yatak ve dolabını gösterdi.
     Bütün gün yurt araştırıp yoruldular, acıkmış olduklarını fark edince, eşyaları yurda bırakarak, yemek için yurt yakınındaki bir lokantaya gittiler. Hem yemek yiyip hem sohbet ediyorlardı.
— Yurdu beğendin mi kızım?
— Güzel babacığım, sonuçta evim değil ki.
— Ooo şimdiden evi özledin öyle mi?
— Babaa…
— Hadi bakalım, yemeğini bitir de kalkalım. Bak, okula nasıl gidildiğini öğrendin, değil mi? Zaten aynı okulda okuyan kızlar vardır yurtta, onlarla gidip gelirsin. Bir sıkıntın oldu mu, Sinan amcanı da ararsın.
— Tamam, babacığım hadi kalkalım.
Erdal Bey kızını yurda bırakıp vedalaştıktan sonra, kendisi de Tokat’a dönmek üzere hareket etti.
* * *
      Aradan zaman geçmiş Yasemin ne okuluna, ne kaldığı yurda, ne de arkadaşlarına alışabilmişti. Mutsuz, huzursuz, hırçın, etrafına, hatta herkese karşı güvensiz olmuştu. Çok tabiiydi bu yaşadığı duygular aslında. Öyle ya, tam genç kızlığının başlangıcında ailesinden, alışmış olduğu yerden koparılmış, hiç bilmediği, tanımadığı bir çevreye bırakılıvermişti. Kendisi istemişti böyle olmasını, kendi ayakları üzerinde duracak, kendine güveni olacak, kendi kararlarını kendisi verecek, özgür, tek başına, kimseye hesap vermeden yaşamayı öğrenecekti. O kadar çok istemişti ki bunları, hayırlısı olması için dua etmek aklına bile gelmemişti.
     Tek başınaydı, özgürdü, kimseye hesap vermiyordu. Peki, neydi onu rahatsız ve mutsuz eden? Başını açmış olması mı, yoksa eskisi gibi namazlarına dikkat edememesi mi? Ama zor durumda kalıyordu, okulda aç dışarıda kapat! Ne olacaktı, okuldakilerle dışarıdakilerin ne farkı vardı? Ha 5 kişi ha 500 kişi. Hem zaten çalışacaktı okuldan sonra, orada da mecbur açacaktı. Arkadaşları da öyle yapmıştı. Sonra okulda, namaz kılmak ve abdest almak çok zor oluyordu. Önceleri hepsini yurda dönünce kaza ediyordu. Geç geldiği günler yorgunluktan uyuyakalıyordu. Okumak kolay değildi, bu sıkıntılara katlanmak zorundaydı. Okul biter bitmez hemen kapanacak, eski haline dönecekti, yine eskisi gibi namazlarını kılacaktı. Peki, o zaman kalbindeki bu sıkıntı geçecek miydi acaba?
     Oda arkadaşlarıyla birlikte, bazen sinemaya, bazen de alış veriş merkezlerine gezmeye gidiyorlardı. Ankara büyük bir şehir olduğu için, böyle imkânlar vardı ve onlar da zaman zaman bu imkânlardan faydalanıyorlardı. Bazen yurda geç kaldıkları oluyordu; ama arkadaşlarının bazılarının erkek arkadaşları yurda bırakıveriyorlardı. Tek başlarına olmadıkları için, gece yurda geç gelmek sorun olmuyordu.
     Yasemin’in yurtta çok sevdiği, beğendiği, Nihal isminde, bir görevli vardı. Kocasından ayrıldığı ve başka bakacak kimsesi olmadığı için çalışmak zorundaydı. Günaha girmemek için, hiç erkek bulunmayan kız yurdunda çalışmayı tercih etmişti.
     Sık sık kantinde, odada, Nihal ablasıyla sohbet ediyorlardı. Bir akşam Yasemin odada yalnızdı, oda arkadaşları hep birlikte toplanıp bir bara gitmeye karar vermişler ve Yasemin’e de gelmesi konusunda ısrar etmişlerdi. Her zaman, beni dışlamasınlar, aralarına alsınlar, gruptan ayrılmayayım diye düşünerek onlarla giden Yasemin, bu sefer bara gidileceğini duyunca, kesinlikle gelemeyeceğini söylemiş, (Artık bu kadar da değil) diyerek, arkadaşlarının dışlayıp alay etmelerine aldırmadan tekliflerini reddetmişti. İşte o akşam, tek başına odada oturup ders çalışırken oda kapısı çalındı. Yasemin, arkadaşlarının geldiğini düşünerek kapıyı açtı. Karşısında çok sevdiği Nihal ablasını görünce, sevinçten ne yapacağını bilemedi.
— İçeri gelsene Nihal abla, lütfen buyur. Seni gördüğüme sevindim.
— Oda arkadaşların yok mu Yasemin?
— Yoklar, bara gittiler
— Sen neden gitmedin?
— Yok, artık o kadar da değil, ben içki içmem abla.
— Güzel! Günlerdir böyle bir zamanı kolluyordum, çünkü seninle konuşmak istiyordum.
—Öyle mi? Ne konuşacaktın benimle?
— Bak güzelim, senin çok değil, bir kaç ay evvel bu yurda geldiğin zamanı hatırlıyorum. Ne kadar saf ve temizdin.
— Şimdi değil miyim yani?
— Onu söylemek istemedim. Değiştin ama olumlu bir değişme değil bu. Bir bak aynaya, o saf temiz masum Yasemin’i görebiliyor musun? Nerede ilk geldiğin günkü masumiyetin, nerede şu andaki sen? Sen geldiğinde kapalıydın, mescide gelirdin, şimdi öyle mi? Mescide de uğramıyorsun artık. Davranışların, hareketlerin de değişti, oda arkadaşların gibi hafif davranışlar gösteriyorsun. Şimdi bu gidişine bir dur demez, kendini toplamazsan daha kötü olursun. Oda arkadaşların seni gitgide kendilerine benzetmeye başladılar. Bunları fark etmiyorsun, onlarla bulunduğun, onlarla birlikte olduğun sürece kendini toparlayamazsın. Onlardan ayrıl, onları bırak! Kötülerle arkadaş olmak insanı kötü, iyilerle dost olmakta insanı iyi şeyler yapmaya sevk eder. Her yıl senin gibi yeni öğrenciler gelir, burada edindiği arkadaşlar, onları fenalığa kötü şeylere alıştırır, bir kaç ay içerisinde ailesinin yanından gelen masum kızlar, kötülere karışıp kaybolup gider. İlk geldiği zamanki terbiyeyi, sağlam karakterini bozmayan, kötüye uymayanlar biraz olsun ayakta kalabilmiştir. Biz bunları hep gördük. (Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim) diye boşuna söylememişler. Sen oda arkadaşlarına uyma! Kendine iyi arkadaşlar seç, ahlaklı temiz kızlar bul, onlar seni iyiye sevk eder. Aklını başına al, kendini toparla, yoksa sen de senden öncekiler gibi kayıp gidersin. Şimdilik bana müsaade. Bunları seni sevdiğim için bir abla nasihati olarak söyledim. Lütfen bir düşün, eğer ihtiyacın olursa odamı biliyorsun.
— Teşekkür ederim Nihal abla, güle güle...
     Yasemin, Nihal ablasının arkasından kendini yatağına zor attı. Adeta bütün vücudu titriyor, elini kolunu oynatamıyor, adım atamıyordu. Söyledikleri kulaklarında uğulduyor, karmakarışık olmuş beyni zonkluyordu. Aslında Nihal ablası, uzun süredir Yasemin’in karma karışık duygularına, adlandıramadığı düşüncelerine tercüman olmuş, sele kapılmış giden birine, tutunacak bir dal uzatmıştı. Yavaşça gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı, durmadan ağlıyor ve (Allah’ım yardım et) diye yalvarıyordu. Uzun süre yatağının üzerinde böylece kaldı. Bir süre sonra kendine geldi, koşarak abdest alıp yatsı namazına durdu. Fakat kendini kontrol edemiyor, namaz kılarken bile gözlerinden süzülen yaşlar başörtüsünü ıslatıyordu. Namazını bitirip dua etti ama öyle içten, öyle samimi bir dua etti ki, Rabbimizin kabul etmeye vaadi olan bir dua:
— Senin dinini öğrenmeyi ve yaşamayı nasip et ya Rabbi, senin sevgini, sevdiklerinin sevgisini, senin sevgine ulaştıracak amellerinin sevgisini ver ya Rabbi!
     Öyle ya, Rabbimiz kim neyi isterse, neyi hedeflerse o hedefe ulaşacak yolları ve sebepleri onun önüne çıkarırmış. Yasemin, kendi ayaklarının üzerinde durmayı, para kazanmayı istedi, hedefi buydu. Buna ulaştıracak sebepler onun karşısına çıktı. Hakiki imtihanı düşünmeden dünyadaki imtihanı düşündü. Babası, (Dünyanın bin bir türlü halini düşün, evlenip ortada kalabilirsin, ya kocan bakmazsa, kendi paran olsun) dedi. Onun hedefi de kızının dünya hayatını garanti altına almak oldu. Hâlbuki çok iyi biliyordu ki, rızka Allahü teâlâ kefildi. (Olsun ben devemi sağlam kazığa bağlayayım) dedi. Maalesef sağlam kazık dediği şey, hayal olan bu dünyaydı.
     Yasemin hafızasını yitirmiş de, sanki yeniden hafızası yerine geliyormuşçasına eski bildiklerini, okuduklarını hatırlayıp yaşadıklarını da bu süzgeçten geçirdi.
     Bir karar aldı: (Kendi yaşadıkları ve bildikleriyle çelişen, aslında hiçbir şey bilmeyen ben, öğretmen olup da ne öğreteceğim ki, yüzme bilmeyen kişinin, boğulmakta olanlara yardım etmesi gibi bir şey bu. Önce kendimi kurtarmalıyım.)
* * *
Nihal’in oda kapısı çalınıyordu.
— Girin!
— Benim abla gelebilir miyim?
— Yasemin, sen misin?
— Evet, abla, senle konuştuktan sonra çok düşündüm. Söylediklerinde haklıydın ve iyi ki söyledin. Beni kendime, aslıma döndürdün, asıl yerimin neresi olduğunu hatırlattın, ben evime, olmam gereken yere dönüyorum, hakkını helal et, seni unutmayacak, arkandan hep dua edeceğim Nihal abla. Allahaısmarladık.
— Yasemin, beni çok şaşırttın. Aslında çok sevindim seni eski haline dönmüş görünce. Hakkımı helal ettim, sen de helal et ve benim için çok dua et, güle güle...
Z. Alkan
Gün Görmemiş Kadın
     Cuma toplantısı Hatice hanımlardaydı o hafta. Hatice Hanım sabah erkenden kalkmış, evi temizlemiş, ikram edeceği yiyecekleri hazırlamaya koyulmuştu. Saate baktı, neredeyse gelirler diye düşündü. Hızla böreği fırına koyarak kapağını kapatıp çalıştırdı. (Börek pişerken gidip üstüme bir şeyler giyeyim) diyerek odaya yöneldi. Bir de baktı ki, elektrikler gitmiş (Eyvah, şimdi ne yapacağım, börek fırında kaldı!) derken kapı çaldı. Koşarak kapıyı açtı, gelenler apartman komşularıydı. Her Cuma, apartmanda bir kişide toplanıp Ehl-i sünnet kitapları okuyorlar, sohbet ediyorlardı. Aslında onlar, sadece komşu değil, aynı zamanda birbirlerine uzaktan akrabaydı. Gelen misafirleri içeri buyur etti Hatice Hanım, hepsine hal hatır sorduktan sonra;
— Farkında mısınız bilmem; ama elektrikler gitti, benim börek de fırında kaldı.
— Evet, evet, yine bir yerde tamir vardır, dedi Saliha Hanım.
— Aman ne üzülüyorsun Hatice, yabancı mıyız, böreğin fırında kaldıysa kaldı, ne olmuş yani. Hem yemeye içmeye mi toplandık buraya, İslam Ahlakı kitabını okuyalım, sohbet edelim diye toplandık, öyle değil mi komşular?
Evet, evet sesleri yükseldi. Hatice Hanım biraz mahcup, biraz memnun:
— Doğru söylüyorsunuz hanımlar, ne bileyim üzüldüm işte, Allah herkese sizin gibi komşular nasip etsin.
— Âmin. Ne olacakmış şu üç günlük dünyada birbirimizin kusuruna bakıp da kalb kırmaya değer mi?
— Haydi, hanımlar başlayalım artık okumaya, saat kaç oldu! Dedi Pakize Hanım.
İslam Ahlakı kitabı okundu, çekilen tesbihler, edilen dualarla, ölmüşlerin ruhlarına hediye edildi. Ardından koyu bir sohbet başladı. Hatice Hanım:
— Siz de bir yanık kokusu alıyor musunuz?
— Ocakta bir şeyler mi var?
— Yoooo, ama börek börek…
Hatice Hanım mutfağa koştu, onlar dua ederken elektrikler gelmiş fırın çalışmaya başlamış ve börek iyice kızarmış, altı yanmaya başlamıştı. Böreğin kokusunu alan Hatice Hanım, yanmaktan zor kurtarmıştı böreği. Küçük bir operasyonla yenilebilecek hale gelen börekler ve diğer yiyecekler tabaklara konuldu. Bu arada, yardıma gelen genç komşular servis yaptılar. Çayların servisini de Hatice Hanım yaptı. Hem çay içiyor hem sohbet ediyorlardı. Saliha Hanım;
— Pakize, kız nasıl, senin yeni gelin iyi mi?
— Nasıl olsun Saliha Hanımcığım, iyidir herhalde. Buldu benim oğlum gibi oğlanı, Allah için oğlum diye demiyorum, yaşatıyor kızı. Gelin hanım da gününü gün ediyor.
— Niye öyle diyorsun Pakize, gelinin çok hanım bir kız, edepli, saygılı, becerikli, varsın iyi olsunlar. Seninki oğlunu paylaşamamak, biraz da kıskançlık gibi geldi bana…
Hanımlar gülüştüler.
— Tabi iyi olsunlar, bir şey mi dediğimiz var sanki gün görsün garip.
Hatice Hanım da epey güldü.
— Hayrola Hatice, pek mi komik geldi dedi Pakize.
— Niye güldüm biliyor musunuz, anlatayım da dinleyin. Bir arkadaşım vardı, son derece temiz, edepli, aynı senin gelin gibi saliha bir arkadaş. Bu arkadaş bir gün evlendi, kendisi gibi bir salih beyle. Ancak bu beyin ailesi hiç de kendisi gibi değildi. Bu bey tam dinini bilen, dinin emirlerine uyan ve ailesi yani hanımının da uyması konusunda üzerine düşeni yapan birisiydi. Gel gelelim, beyin ailesi böyle olmadığı için, bu evliliği onaylamamışlar, gelinlerini hiçbir zaman gelin olarak görmemişler, hatta dinin emirlerini yaptığı için onu horlayıp aşağılamışlardı. Bir gün bu arkadaşım iyice bunalmış, bana geldi.
— Anlat bakalım nasıl gidiyor evlilik, dedim.
— Nasıl olsun, bildiğin gibi beyimden çok memnunum ancak ailesi beni çok üzüyor. Geçen gün ne oldu, biliyor musun? Kayınvalidemde gün varmış, benim de gelmem konusunda ısrar ettiler, ben pek gitmek istemedim, gene bir şey söylerler de üzülürüm diye. Neyse istemeye istemeye gitmek zorunda kaldım. Beyimin bir akrabası var, Allahü teâlânın emirlerine uymayan, çok zavallı bir kadın, kayınvalidem o kadını da çağırmış. Bu kadının beyi çok huysuzmuş, alkolik, dini inançları olmayan, Allaha inanmayan birisiymiş. Allahü teâlâdan korkmayan kuldan utanır mı? Tabiî ki hanımına da eziyet ediyor, dövüyor, hakaret ediyor, kızdığı zaman sofrayı yerle bir edip, yemeği kadıncağızın başından aşağı boşaltıyormuş. Üstelik çalışıp eve bakmadığı gibi, kadını çalıştırıp parasını elinden alıyor, kumarda, içki masalarında yiyormuş. Görümcem bu kadından, daha önce bahsetmişti, çok zulüm görüyor, çile çekiyor, evlendiğinden beri hiç gün görmedi zavallı diye. İşte bu kadın da toplantıya geldi. Kapıdan içeri girdi, beni tanıştırdıklarında bir kahkaha atarak, (Demek gün görmemiş gelin sensin ha!) deyiverdi. Ben hiç bir şey söyleyemedim, sadece çok üzüldüm.
— Peki, arkadaşın neden bir şey söylememiş Pakize, esas gün görmemiş ve de görmeyecek kadının kendisi olduğunu söyleyiverseymiş ya, dedi Saliha hanım.
— Dedim ya, arkadaşım hem edepli hem de dini terbiye almış birisidir, edebini bozmamış. Cahille tartışmaya girilmez diyerek düşündü her halde, doğrusunu yapmış.
İşte böyle hanımlar, şimdi siz gün görmek falan deyince aklıma bu olay geldi. Ne gariptir ki, kendi gün görmemişliğine, sefaletine ve yaşadığı hayata bakmadan, aslında sultanlar gibi muamele ve gün gören arkadaşıma söylediği söze bakınca, zavallı demek geliyor içimden. O kadına acıyorum aslında, hem dünyası, hem ahireti viran. İnsan böyle trajikomik bir olaya, gülse mi, ağlasa mı bilemiyor. Ne diyelim, Allahü teâlâ böylelerine hidayet nasip etsin! Z. Alkan
Mümin Güler Yüzlü Olur!
     Üniversiteye kayıt yaptırmak için babamla birlikte gelmiştik. Kayıt işlemleri bittikten sonra kalacak yer ararken, bize verilen bir el ilanı hatırımıza geldi. İlanda yazılı adrese gitmeye karar verdik. “Bir bakalım, beğenirsek burada kalırsın” diyordu babam. Bir taksiye binerek ilanda yazılı olan adresi taksi şoförüne verdik. Kısa bir süre sonra “işte geldik abi adres burası” dedi şoför. Dar bir sokakta bir apartmandı burası. Şaşkın bir halde birbirimize baktık, sonra babam önde, ben arkada içeri girdik. Ben etrafıma bakınırken yumuşak bir ses, “Hoş geldiniz efendim, buyurun, oturun” diye bize yer gösterdi. Girişte bulunan koltuklara oturduk.
— Şey biz yurdunuza…
— Kayıt yaptırmak için geldiniz değil mi efendim?
— Evet, ama önce yurdunuzu gezmek istiyoruz ve bilgi almak istiyoruz dedi babam.
— Hay hay efendim. Yalnız yoldan geldiniz herhalde, yiyecek bir şeyler ikram edelim size, tam da yemek saatimiz, ne dersiniz?
     Babam hiç beklemediği bu misafirperver davranış karşısında ne diyeceğini şaşırmış, eğer kayıt yaptırmayacak olursak bu insanlara mahcup olacağını düşünerek, “Bilmem ki, aslında biz pek aç değiliz” gibi bir şeyler söyleyerek durumu geçiştirmek istemişti; fakat karşımızdaki kişi sanki babamın düşüncelerini anlamış gibi;
— Lütfen efendim buyurun, burada kalıp kalmayacak olmanızın hiç önemi yok. Yoldan gelene, misafire bir şeyler ikram etmek gerekir. Lütfen, buyurun gidelim, dedi.
     Gel bakalım delikanlı, diyerek benim de koluma girdi bizi yemekhaneye götürerek bizzat ilgilendi.
     Babam, karşılaştığı bu ilgiden son derece memnun görünüyordu. Bizimle ilgilenen kişi yurt müdürünün bir öğrenciyle görüştüğünü, müsait olduğunda bizi kendisinin yanına götüreceğini söyledi.
     Ben daha yurdu gezmeden beğenmiştim; çünkü daha kapıdan girdiğimde içimde garip bir huzur ve güven duygusu hissettim. Aslında ben bu yurdu sevmiştim. İçimden, “Allah’ım, ne olur babam burayı beğensin, burada kalayım” diye dualar ediyordum. Yurtta kalan öğrencilerden olduğunu öğrendiğimiz birisi, “Ahmet abi müdür bey sizi çağırıyor” diyerek yanımıza geldi. Demek, bizimle ilgilenen kişinin adı Ahmet’ti.
     Ahmet Bey;
— Müsaadenizle efendim, arkadaşımız sizinle ilgilensin, daha sonra birlikte müdür beyin odasına gidelim dedi.
— Hoş geldiniz efendim, ismim Emre, kayıt için mi geldiniz?
— Nasipse evladım siz bu yurtta mı kalıyorsunuz.
— Evet efendim.
— Nerede okuyorsun bakalım?
— Gazi üniversitesi, elektrik elektronik mühendisliği.
— Bak Ömer, senin okulunda okuyormuş abin.
— Öyle mi, sizde mi Gazi üniversitesini kazandınız?
— Evet, bu yıl başlayacağım.
— Ben 3. sınıftayım eğer burada kalırsan sık sık görüşür, birbirimize yardımcı oluruz inşallah. <
     Birden kaynaşıvermiştik buradaki abilerle. Herkes hoş geldiniz diyordu bize. Emre abi bize yurdu gezdirdi. Burada herkes efendim demeden konuşmuyor, en ufak bir gürültü patırtı görünmüyordu. Aksine, herkes birbirine o kadar saygılı, o kadar sevecendi ki insan kendini evinde hissediyordu.
— Sizinle yemek yiyen, yurdumuzun müdür yardımcılarından Ahmet abimizdir. Yurttaki herkesin abisidir. Burada saygı ve sevgiden dolayı birbirimize abi deriz. Abi demek, kardeş demekten daha üstündür. Kardeş ifadesinde eşitlik var, abi ifadesinde üstünlük vardır. Abi diyememek kibir alametidir.
     Bu arada hem yurdu geziyorlar hem de sohbet ediyorlardı.
— Bir sıkıntımız olsa Ahmet abiye anlatırız, bizi rahatlatır, derdimize çare arar, elinden geleni yapar. Kısaca bize yol gösterir, güler yüzüyle. Onunla konuşan rahatlar. İşte böyle haydi sizi Ahmet abinin odasına götüreyim artık dedi Emre.
     Hep birlikte Ahmet abinin odasına gittik. Emre abi izin alarak;
— Efendim, ben yurdu gezdirdim misafirlerimize. Ömer kardeşim de, benimle aynı okuldaymış, kendisini çok sevdik, inşallah burada kalır da arkadaşlığımız devam eder, sık sık görüşme imkânımız olur. Ben gitmek zorundayım müsaade ederseniz.
— Sağ ol Emre, tabiî gidebilirsin. Buyurun, müdür bey sizi bekliyor gidelim.
     Müdür beyin odasına girdiğimizde müdür bey bizi kapıda karşılayarak “Hoş geldiniz, buyurun efendim, oturun lütfen” diye yer gösterdi.
     Müdür bey 55- 60 yaşlarında hafif kır saçlı, güler yüzlü, beyefendi, bir o kadar da vakur birisiydi. İnsan ister istemez kendisine çekidüzen verme ihtiyacı hissediyordu yanında. Karşısındakinde saygı uyandıran birisiydi. Müdür beyin odası son derece sade döşenmişti. Bir yazı asılıydı: “En büyük yatırım insana yapılan yatırımdır” yazılıydı levhada. Çok beğenmiştim bu yazıyı. Müdür bey;
— Nasıl beğendiniz mi yurdumuzu?
— Oğlum Ömer ve ben yurdunuzu beğendik ancak biraz düşünmemiz lazım.
— Tabi efendim. Yalnız bizim yurdumuzun bazı kuralları vardır. Bu kuralları sizinle konuşalım, kabul ederseniz, Ömer oğlumuzun kaydını yaparız. Yurdumuz için giriş çıkış saatleri çok önemlidir, çünkü programımızı ona göre yaparız.
— Ne programı, burası yalnızca kalacağımız yer zannediyordum.
— Evet, kalacağınız bir yuva, ancak otel değil. Biz çocuklarınızı kendi çocuklarımız gibi görüyoruz. Siz gittikten sonra, evladınız evladımızdır. Onun iyi insan, güzel ahlaklı, temiz çalışkan, başarılı bir evlat olması için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Bunun için de giriş çıkış saatlerimiz önemli. Çünkü insanın en büyük sermayesi zamanıdır. Bunu iyi değerlendirmek gerekir, diyerek bana döndü:
— Siz ana babanızdan memleketinizden ayrılıp niye geliyorsunuz? Okuyalım, ilim sahibi olalım, memlekete, millete faydalı olalım, geleceğimiz olsun diye geliyorsunuz. Ana babalarınız da bunun için maddi manevi emek veriyorlar. Şimdi siz zamanında bu okulu bitiremezseniz, sağa sola takılıp uzatırsanız yazık olur. Etraftaki yanlış insanlarla arkadaş olup, sele kapılıp giderseniz, bunca emeğe, yazık olur öyle değil mi? İşte vaktinde yurda gelirseniz, vaktinde yemeğinizi yer dersinize çalışırsınız. Sonra burada takıldığınız konularda size yardımcı olacak abileriniz var. Onlar size yardım edip hayatta başarılı olmanız konusunda sizinle ilgilenecekler. Bütün bunların olması için, zamanın iyi değerlendirilmesi lazım. Bütün bu yapılanlar siz evlatlarımız daha iyi olsun, daha güzel yetişsin diye. Anlatabildim mi acaba? Eğer yurt kurallarına uymak konusunda anlaşır söz verirseniz, sizi seve seve bağrımıza basmaya hazırız efendim.
     Babam bütün bu söylenilenleri dikkatle dinledi;
— Müdür bey müsaade ederseniz biz bir oğlumla görüşelim, konuşalım daha sonra geliriz dedi.
— Hay hay efendim nasıl isterseniz, buyurun sizi geçireyim diyerek kapıya kadar bizi uğurladı. — Selametle efendim hakkınızda hayırlısı olsun…
     Babamla bavulumuzu da alarak yurttan ayrıldık. Yakındaki bir parkta oturup konuşalım diye düşünerek parkta yürüyor bir taraftan da konuşuyorduk, en nihayet bir banka oturduk. Babam;
— Evet, Ömer ne düşünüyorsun söyle bakalım dedi.
— Bilmem ki babacığım sen ne dersin?
— Ben beğendim yurdu, ancak daha çok müdür beyin söyledikleri etkiledi beni. Ne kadar da inanarak söylüyordu.
— Haklısın baba, zaten inanmasaydı o yazıyı asmazdı.
— Hangi yazıyı?
— Sen dikkat etmedin mi? Arkasındaki levhada, “En büyük yatırım insana yapılan yatırımdır” yazılıydı. Ne güzel söz değil mi?
— Evet, haklısın, çok da doğru. Bir ana baba için en büyük eser, yetiştirdiği evladı değil midir zaten? Müdür yardımcısının odasında da, “Sizin en hayırlınız insanlara faydalı olanınızdır” yazılıydı. Sahi neydi o güler yüzlü adamın adı.
— Ahmet abiyi mi diyorsun. Ben çok sevdim. Ne kadar güler yüzlü, samimi, sevecen biriydi, değil mi baba?
— Hakikaten öyle, onun güler yüzü çok farklı, yapmacık değil. O çocuğun söylediği gibi, sanki abileri gibi davranıyor yurttaki çocuklara. İnceliğe dikkat ettin mi, ne demişti, yoldan gelene ikramda bulunmaktan bahsetti. Eskiler misafire çok değer verir, yoldan gelene yemek ve yatak verirlerdi. Ne kadar doğruymuş şu garip memlekette tanıdık birine misafir gelmişiz gibi hissettim kendimi.
— Ben de kendimi huzur ve güvende hissettim baba.
— Huzurun ve güvenin olduğu yerde, başarı arkasından gelir zaten. Haydi, daha ne duruyoruz gidelim seni yeni evine yerleştirelim.
     Bir süre sonra yurdun önüne gelip kapıyı çaldığımızda kapıyı bize güler yüzlü Ahmet abi açtı.
— Demek geldiniz, ne iyi ettiniz. Biz Ömer’i çok sevmiştik. İnşallah gelir diye dua etmiştik. Şimdi geldiğinizi görünce ziyadesiyle memnun olduk. Buyurun içeri gelin diyerek bizi içeri aldı.
İşte huzur dolu bir hayata böyle başlamıştım. Öğrendiğim ilk şey, insanın güler yüzlü olması gerektiği idi.
* * *
     Aradan 4 yıl geçti. Gerçekten, huzur ve güven başarı getirmiş ve Ömer, bölüm birincisi, herkesin saydığı, sevdiği, iftihar ettiği bir genç olarak mezun olmuştu. Mezuniyet törenine babası da gelmişti. Ömer’in babası ilk yurda geldiği günü bir farkla tekrar yaşadı. Duyduğu huzur ve güven artık muhabbet ve bağlılığa dönüşmüştü. Oğluyla iftihar ediyor, gerçek bir beyefendi özelliği gösteren oğluna gıptayla bakıyordu. Yurttan ayrılırken, bir veli olarak yaptığı konuşma herkesi ağlattı:
     “Allahü teala hepinizden razı olsun. Hakkınızı helal edin. Ana baba olarak yapamadığımız bazı şeyleri siz yaptınız. Bana böyle bir evlat kazandırdığınız için hepinize teşekkür ediyor, en samimi duygularımla ölene kadar size ve İhlâs Vakfı yurtlarındaki bütün görevlilere dua edeceğimi bilmenizi istiyorum. Sizler sadece benim değil, bütün anne babaların kalbinde isimsiz kahramanlarsınız. En derin saygılarımla”
     Ömer’in babasıyla birlikte herkes ağlıyordu… Z. Alkan
Genç Kalmanın Sırrı
     70, 80 ve 90 yaşlarında üç kardeş varmış. Üçü de, 60 yaşında üçüzler gibi görünüyormuş. 70 yaşındakine genç kalmanın sırrını sormuşlar. O da, 80 yaşındaki abisine sorulmasını söylemiş. Benden on yaş büyük olduğu halde, benim gibi 60 yaşında görünüyor demiş. 80 yaşındakine gitmişler, o da 90 yaşındaki abisini göstermiş, benden büyük olduğu halde o da, 60 yaşında görünüyor, ondan sorun demiş. 90 yaşındaki delikanlı ihtiyara sormaya gitmişler. Buyurun size açıklayayım demiş. Önce bir şeyler yiyelim, ondan sonra anlatırım demiş.
     Yemekten sonra sofraya bir karpuz getirmesi için hanımına rica etmiş. Hanımı genç nine de, üst kattaki tavandan bir karpuz seçip getirmiş. Delikanlı ihtiyar, karpuzu beğenmemiş, daha iyisini getir demiş. Kadın gidip yine bir karpuzla gelmiş. Bizimki onu da beğenmemiş, tekrar başka bir karpuz getirmesini söylemiş. Nine yine bir karpuz getirmiş, ama onu da beğenmemiş.
     Misafirlere, (Hanım iyisini bilemedi, gelin beraber seçelim karpuzu) demiş. Tavana varınca bakmışlar ki, tek karpuz var. Genç ninenin hep aynı karpuzu getirdiğini anlamışlar.
     Genç dede misafirlerine, (Şimdi genç kalmamın sırrını anladınız mı?) diye sormuş. Onlar da anlamadık demişler. Dede, (Karpuz tavanda bir tane değil miydi? Hanım beni mahcup etmemek için, her seferinde başka karpuz getiriyor gibi göründü. “Tavanda başka karpuz mu var, hepsi bir tane” demedi. O beni hiç üzmedi ben de onu üzmedim. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya, yani ne kendi ana babamıza ne de başkalarına kesinlikle yansıtmadık. Yani birbirimizi, başkalarının önünde hiç zor duruma düşürmedik, mahcup etmedik. Böylece, ikimiz de genç kaldık) diyerek genç kalmanın sırrını açıklamış.
Bir Annenin Feryadı
     Henüz çiçeği burnunda bir ilkokul öğretmeniydim. İlk atamamız yapılmış, kuralar çekilmişti. Ben adımı listede ararken, meraklı bir baş omzumun üzerinden boynunu uzatarak ismini arıyordu.
— Evet, çok şükür çıkmış, diye bir çığlık işittim.
     Tam da kulağımın dibinde, kim bu kadar sevinen diye geriye dönüp baktığımda, bir oynamadığı kalmış olan, genç ve yakışıklı bir delikanlıyla karşılaştım.
— Sizin nereye çıkmış tayininiz diye sordu bana.
— Sivas merkez ilköğretim okulu.
— Gerçekten mi? Benimki de o okul, demek aynı okuldayız, ne güzel! Hadi hayırlısı…
     Gerçekten inanamamıştım. Tesadüfün de bu kadarı diye geçirdim içimden; ama kader bu, bizi orada karşılaştırmıştı. Ortak bir noktamız vardı. Beni yakındaki bir kafeye çay içmeye davet etti. Hem de konuşuruz, artık iş arkadaşı sayılırız diyerek daveti kabul ettim. İşte, eşimle tanışmamız böyle oldu. Kısa sürede ikimiz de Sivas’ta göreve başladık. Öğretmenler odasında karşılaştıkça konuşuyor, hatta iş çıkışında bir yerlerde bir şeyler içmeye falan gidiyorduk. Aradan geçen sürede birbirimize yaklaşıp evlenmeye karar verdik. Durumu ailelerimize açıklayarak gerekli işlemleri başlattık. Öğretmenliğimizin ilk yılının yaz tatilinde evlendik.
     Çok mutluyduk, sabah erkenden kalkıyor birlikte aynı okula gidiyor, çıkışta ikimiz de öğrencilerimizden bahsederek eve geliyorduk. Beyim ders notlarını hazırlarken, ben de yemekle ilgileniyor, bulaşık ütü vs. derken gün bitiyordu. Yine bir iş çıkışıydı, bütün gün bu anı beklemiş, beyime bir bebeğimiz olacağı müjdesini, evimize giderken yolumuz üzerindeki lokantada, akşam yemeğinde söylemenin heyecanını duymuştum. Heyecandan yerimde duramıyor, son ders zilinin sesini bekliyordum. Zil çalar çalmaz doğruca öğretmen odasına çıkıp, eşyalarımı almak için merdivenleri üçer beşer çıktım. Beyim öğretmen odasında, yüzü pencereye dönük düşünceli bir şekilde dağılan öğrencilere bakıyordu. Bir şeylerin olduğunu anladım; ama yine bir öğrenciye canı sıkıldığını düşündüm. Yanına giderek;
— Haydi, ben hazırım gidebiliriz dedim.
— Tamam, çıkalım o zaman.
— Ne oldu sana, neden yüzün asık, kötü bir şey mi oldu yoksa?
— Yolda anlatırım, hadi çıkalım diyerek kolumdan tuttu.
     Beyimin canının başka bir şeye sıkıldığını anladım belki vereceğim haber onun keyfini yerine getirir düşüncesiyle;
— Sana bir müjdem var? Müjdeme ne verirsin, söyle bakalım.
— Şimdi neşenin sebebi anlaşıldı demek bir müjde ha!
— Evet, çok sevineceksin, baba olacaksın baba!
— Yaa?
— Hepsi bu kadar mı yani, yaa? Sevinmedin galiba, ben sana bu müjdeyi verebilmek için bütün gün heyecandan yerimde duramadım. Senin ise tepkin, yaa! Doğrusu böyle hayal etmiyordum.
— Peki, nasıl hayal ediyordun?
— Ne bileyim sevineceğini, baba oluyorum diye bağıracağını falan düşünmüştüm. Aslında bunu sana lokantada akşam yemeğinde söyleyecektim; ama seni keyifsiz görünce hemen söylersem belki keyfi yerine gelir diye düşünmüştüm.
— Haklısın canım, haydi yemeğe gidelim, sen bana tekrar söyle müjdeni tamam mı?
— Hiç iştahım kalmadı gitmesek de olur.
— Hadi ama şimdi de sen mi naz yapıyorsun, özür diliyorum işte, uzatma artık.
— Peki, tamam ancak sen de neden öyle davrandığını söyleyeceksin yoksa bebeği istemediğini düşüneceğim.
     O, akşamı hiç unutamam. Meğer beyimi askere çağırmışlar, beni bırakıp nasıl gideceğini düşünürken, verdiğim müjde tuz biber olmuş. Şimdi her ikimizi nasıl bırakacağını düşünmüş, baba olacağına sevinememişti bile.
     Beyim askere gitmiş, benim ise doğum zamanım yaklaşmıştı. Bu arada, bir taraftan bebek için hazırlıklar yapıyor, bir taraftan da okula devam ediyordum. Paraya ihtiyacımız vardı. İkimizin maaşıyla geçinirken şimdi tek maaşa kalmıştık. Düğün borcumuz devam ediyor, askerdeki beyime para gönderiyor, bebeğimiz için gerekli eşyaları almaya çalışıyordum. İkimizin de aileleri bize yardım edecek durumda değillerdi. Zaten ben de bu yüzden çalışıyordum. Borçlarımız bitsin, bir de ev alalım, ayrılacaktım işten.
     Bebeğimiz doğalı daha 1,5 ay olmuştu ki, bir gece kapı çaldı. Gece vakti kimse gelmezdi, korkudan elim ayağıma dolaştı, ne yapacağımı bilemedim. Ağlayan kızımı kucağıma alarak kapıyı açtım. Beyim daha fazla hasretimize dayanamamış, izin alarak gelmişti. Karşımda beyimi görünce, sevinçten mi, yoksa korkudan mı bilemiyorum ama çok uzun süre ağladım. Beyimin beni teselli edici sözleri, onun yanımda oluşu beni sakinleştirdi. Bir hafta boyu kızımızla ve benimle ilgilendi, zavallı kızım nasıl da sakinleşiyordu babasının kucağında. Sayılı gün çabuk geçmiş, beyimin izni göz açıp kapayıncaya kadar bitivermişti. Beyim tekrar askerlik vazifesinin başına, bende hayat mücadelesine devam ediyordum.
     15 güne kadar iznim bitecekti ve ben görevdeyken kızıma kim bakacaktı? Bakıcı tutsam, verecek param yoktu. Kayınvalidem çok yaşlı ve hastaydı bakamazdı. Annem evdeki kardeşlerimi bırakıp gelemedi, yalnız kalmıştım. Ne yapacağımı bilemiyordum. İlk gün okula gidip, müdürüme bakıcı aradığımı ve beni idare etmesi için yalvardım. Birkaç gün içinde bakıcı bulacağıma söz verdim. İki gün çabucak geçti ve ben bir bakıcı bulamadım. Bulduklarım da çok para istediler. Çaresiz karar verdim, kızımı okula götürecektim.
     Sabahın erken saatinde kızımı sıkıca sarıp, okula müdürden önce giderek sınıfa girdim. Birkaç gün böyle idare ettim. Ancak müdür durumu fark edince beni çağırarak, iş ile evi karıştırmamam gerektiğini, bunun çocuk için de öğrenciler içinde uygun olmadığını söyledi. Belki kendince haklıydı; ancak o bir anne değildi. El kadar çocuğu yalnız evde bırakamazdım.
     Sinirlerim çok yıpranmış olacak, müdür beyin sözlerinden sonra kendimi tutamadım. Öğretmenler odasında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Öğretmen arkadaşlarımdan birisi ne olduğunu sorunca, zaten dolmuş olan ben, başından sonuna her şeyi bir çırpıda anlatıverdim. Arkadaşım halime acıyarak, benim bir tanıdığım var, bir müddet idare eder; ama sende en kısa sürede bir şeyler ayarlarsın diyerek beni teselli etti. Sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Hiç tanımadığım birisine çocuğumu nasıl emanet edecektim. Sabah arkadaşımla giderek kızımı ağlaya ağlaya bıraktım. Vicdanım hiç rahat değildi, aklım hep kızımdaydı. Ne yapıyor? Ateşi var mı? Altı pis mi? Uyudu mu? Bu düşüncelerle akşamı zor yaptım, soluğu kızımın yanında aldım. Sanki yıllardır ayrıymışçasına onu öpüp kokladım, belki de kendimi affettiriyordum.
     Nihayet, beyim teskere alarak geri dönmüştü. Her şey daha iyi olacak derken, ev sahibi bizi evden çıkardı. Yeni bir ev taşınma derken, günler günleri, aylar ayları, yıllar da yılları kovaladı. Kızım, o komşuya rica, bu komşuya minnet, kâh evde yalnız, kâh memlekette bizden ayrı, nihayet okul çağına gelmişti. Özellikle anne olarak ben de suçluluk duygusuyla kıvranıyordum; çünkü yeteri kadar onunla ilgilenemiyor, onu sevemiyor, aradığında yanında olamıyor, en vahimi de onu istediğim gibi yetiştiremiyordum. Çocuk olarak bana küsüyordu, okuldan eve geldiğimde önce yüzüme bakmıyor, benimle ilgilenmiyor, yabancı gibi davranıyor, sanki beni cezalandırıyordu. Babasına aynı şeyleri yapmıyor, sanki neden yanımda değilsin dercesine hep bana sıkıntı veriyordu. Çok akıllı, konuşkan fakat çok duygusal bir çocuktu. Ürkek, korkak tavırları vardı. Okula başlayıp arkadaşları olunca hepsini atlatır diye düşünüyorduk.
     Kızımız o yıl ilkokul birinci sınıfa gidecekti. Okulun en başarılı öğretmeni olan, en yakın arkadaşıma kızımın kaydını yaptırdım. Okulun ilk günü hep birlikte gittik okula, hepimiz aynı okuldaydık. İstediği zaman yanımıza gelebilir diye düşünüyorduk. Beyimi o yıl bir başka okula müdür yardımcısı olarak görevlendirdiler. Hepimiz sevinmiştik bu habere; çünkü maaşımız biraz daha fazla olacak ve girdiğimiz kooperatif borcundan dolayı olan sıkıntılarımız azalacaktı.
     Beklenmedik bir şey oldu. Birinci dönemin sonu yaklaştığı halde, kızımın sınıfında herkes okumaya başlamış, kızım okumayı bir türlü sökememişti. Öğretmeni bana, biraz ilgilenmemi söyledi. Oysa ben, eve gelir gelmez onunla ilgileniyor, fişleri tekrar ettiriyor, yazmasını temin etmeye çalışıyordum. Anlamadığım şey, bu kadar ilgilenmeme rağmen sanki öğrenmek istemiyordu. Zaten bütün gün yorgun gelip, ev işleri falan derken birde onunla tekrar ders çalışmak beni çok daha fazla yoruyor ve kızımın bu tavrı benim sabrımı daha çok tüketiyordu. Bir gün dayanamayıp kızımı fazlaca tartakladım ve ağzıma geleni söyleyerek, geri zekâlı olmadığını biliyorum bana neden bunları yaşatıyorsun, neden benim sabrımı zorluyorsun, yeter artık diyerek kendimi kontrol edemedim ve bir tokat patlatıverdim yanağına. Nasıl kıyabilmiştim biricik kızıma bilemedim. Ta ki kızımın hıçkıra hıçkıra bağırarak ağlamasıyla kendime geldim. Yanına giderek sarılmak istediysem de bana yaklaşmadı, ağlayarak söylediği sözler onun da bana attığı bir tokat oldu. Şöyle söylüyordu kızım;
— Okumayacağım işte, ben okumayı öğrenmek istemiyorum. Okursam senin gibi olurum, kızımı yalnız evlerde kimsesiz bırakıp giderim. Acıktığında ona yemek veremem, onun saçını tarayamam, onunla oynayamam. Okumayı öğrenmek istemiyorum.
     Aman ya Rabbi, ben ne yapmışım! Çocuk ne kadar haklıymış! Küçücük çocuk dersiniz; ama içinde ne fırtınalar kopmuş ve kim bilir, ona farkında olmadan neler yaşatmışım.
     Bir müddet sonra, ikinci çocuğumuz oldu. Birinci çocuktaki tecrübelerimiz, bizi işimizden ayrılmaya zorladı. Şimdilik kaydıyla, işten ayrıldım. Şimdi daha çok çocuklarımla ilgilenebiliyor ve rahat ibadetlerimi yapabiliyorum. Her gün yeni, ütülü elbise giymekten ve makyaj yapmaktan da kurtulmuş oldum. Maddi yönden de bir sıkıntımız olmadı. Artık yeniden işe dönmeyi hiç düşünmüyorum.
     Çocukların ilk öğretmeni ana babasıdır derler. Evde, hem öğrendiklerimi çocuklarıma anlatıyorum, hem de bizzat yaşayarak onlara örnek olmaya çalışıyorum... Z. Alkan
Bin Nasihatten, Bir Musibet Evladır!
     Sessizliği, hâkimin “gereği düşünüldü” sözü bozmuştu. Bir anda gözler hâkime çevrildi. İki genç de hâkimin ne söyleyeceğini merakla bekliyorlardı. Hâkim gayet ciddi, gözlüğün üzerinden her iki genci şöyle bir süzdükten sonra;
— Yaz kızım diyerek, kâtibe kanunların belli sayılarından bazılarını söyleyerek, şiddetli geçimsizlik nedeniyle Erol ve Nergis Kara’nın ayrılmalarına, Erol Kara’nın 1000 TL nafaka vermesine karar verilmiştir.
     Erol, derin bir oh çekerek, nihayet kurtuldum diye düşündü. Büyük bir yük üzerinden kalkmış gibi hafif hissediyordu kendisini. Mahkeme çıkışı, avukatıyla görüştükten sonra arabasına atlayarak yola koyuldu. İşinden izin alarak tatile çıkacak, bütün yaşananları unutmaya çalışıp yepyeni bir hayata başlayacaktı. Fethiye’de lüks bir otelde yer ayırtmıştı. Bir haftalık tatil ona çok iyi gelecek, kendini toplamış dinamik, hayata dört elle sarılmış olarak geri dönecekti. “Evet, çok iyi bir karar verdim” diye geçirdi içinden.
     Erol, hem araba kullanıyor hem de geçmişinin muhasebesini yapıyordu. Üniversiteden sınıf arkadaşıydı Nergis. Nasıl da sevmişlerdi birbirlerini. Evlenebilmek için babasını ne zor ikna etmişti. Babası, “Bize uygun değil bu kız, giyimiyle düşünceleriyle bizden çok farklı. Ne kadar, sen ne dersen yaparım dese de, yapmaz, yapamaz. Gel bu kızdan vazgeç!” demişse de dinletememişti. Ne kadar haklıymış meğer. Keşke babasını dinleseydi de, bunları yaşamasaydı.
     Erol’un babası, zamanında çok çalışmış, hiçbir şeyi yokken çalışması ve Allahü teâlânın emirlerine uyması sebebiyle çok zengin olmuştu. Erol da, bu nimetlerden fazlasıyla nasibini almıştı tabii. Çalışmayı sevmediği için, hep okullarını ite kaka bitirmiş, hatta puanı tutmadığı için, babası, sırf oğlum üniversite mezunu olsun diye, dünyanın parasını verip onu Kıbrıs’ta okutmuştu. Dört yıllık okulu sekiz yılda bitirmiş, Kıbrıs gibi bir yerden gelmek istememişti. Kısaca sefih bir hayat sürmüştü. Okul bittiğinde ise, babasının iş yerinde çalışmaya başlamış, hatta evlenince bari dışarıdan kimselerle çalışmasın diye, babası gelini Nergis’i de işe almıştı. Tabii buna çalışmak denirse! İstedikleri saatte gidip istedikleri saatte işe geliyorlar, kasadan istedikleri kadar para alıyorlar, istedikleri yerde istedikleri gibi yiyip içip, geziyorlardı.
     Evliliklerinin başında bunlar nefse çok hoş geliyordu, ancak zamanla bu hayat sıkıcı olmaya başlamıştı. İşten çıkıp dışarıda yemek yemek, sağda solda gezmeler, nereye kadar devam edecekti. Artık evde yemek yemek, evde sohbet etmek, temiz ve düzenli bir evde oturmak, hep ütülü elbiseler giymek, ayaklarını uzatıp rahatça yatabileceği bir ev istiyordu. Oysa Nergis bunlara yanaşmıyordu. Kıyafetler kirlenince çöpe atılıyor, yıkanıp temizlenmiyordu. Kıyafetler ütülenmiyor, kuru temizlemeye gönderiliyordu. Erol evlilikten beklediğini bulamamış, mutsuzluk içinde mutlu olmaya çalışıyordu.
     Annesini düşündü, annesi hanımı gibi davranmıyordu. Tam bir hanımefendiydi. Yemeğiyle, temizliğiyle, eşiyle ilgilenmesiyle, akraba ve arkadaşlarına davranışlarıyla, tam bir hanımefendi… Babasıyla nasıl da omuz omza verip çalıştıklarını hiç unutmuyordu. Oysa Nergis hiç öyle biri değildi. Erol artık evde oturmak istediğini, dışarı çıkmaktan yorulduğunu söyleyince kıyametler kopuyor, ben sıkılıyorum bunalıyorum bahaneleriyle huzursuzluk çıkartıyordu. Bir gün babası:
— Bak oğlum, kasada çok açık veriyorsunuz, gereksiz harcama yapmayalım. Karınla konuş, bir giydiğini bir daha giymiyor, bu kadar kılık kıyafetle dünyadaki bütün çıplaklar giydirilir. Yazık, israf böyle giderse ben bunun altından kalkamam. Kendinize başka bir yerde iş bulursunuz dedi.
     Erol babasına çok kızmış, kırılmıştı. Hatta el altından başka bir yerde iş aramaya başlamıştı; ancak böyle rahat, böyle bol para veren bir yer bulamadı. Nergis’le konuşmaya her şeyi anlatmaya çalıştı; ancak Nergis buna çok büyük tepki gösterdi;
— Zaten bize bırakmayacak mı mallarını, ne diye böyle davranıyor ki, biz de benim babamdan yardım isteriz, boş ver diyerek değişmek niyetinde olmadığını ifade etti.
     Nergis’in babası da çok zengin bir iş adamıydı, biricik kızının bir dediğini iki etmezdi. Bu yüzden şımarık, bir o kadar da iş bilmez bir kızdı Nergis.
     Erol hem araba kullanıyor hem de bunları düşünüyordu. Derin bir oh çekti.
— Çok şükür kurtuldum. Namaz vakti girmiş, hem mola vereyim, hem de namazımı kılayım dedi. Bir tesiste mola verdi. Abdest alarak mescide girdi. Mescitte kendisi gibi genç birkaç kişi, bir de yaşlı bir amca namaz kılıyorlardı. O da durup namazını kıldı. Mescitte o ve yaşlı amcadan başka kimse kalmamıştı. Yaşlı amca uzun süre dua etti, sanki onun namazını bitirmesini bekliyordu. Herhalde bir şeyler söyleyecek diye düşündü. Duasını yaptıktan sonra, amca yanına yaklaşarak:
— Allah kabul etsin evladım. Senin gibi çocukların namaz kılması beni çok mutlu ediyor, gençlikten umutlanıyorum.
— Sağ olun amca.
     Erol anlamamıştı amcanın neden böyle söylediğini. Babası, “Ne olursa olsun namazınızı bırakmayacaksınız” derdi. O zaten hep kılmaya çalışırdı. Gerçi okul döneminde ve evliliğinin başlarında bırakmıştı ama sonradan namaz kılmaya tekrar devam ediyordu.
     Yaşlı adam mescit çıkışı kendi kendine mırıldandı.
— Allah Allah, hiç ummazsın böyle birinden. Ya Rabbi, sen nelere kadirsin, hidayet senden.
     Erol, amcanın sözlerini duymuştu. Ellerini yıkayıp yemek yemek için lokantaya geçti. Lavaboda kendine dikkatle baktı. Saçları uzun ve atkuyruğu şeklinde bağlı, üstelik kulağında küpe vardı. Gülümseyerek, “Amcanın ne demek istediğini şimdi anlıyorum” diye düşündü.
     Yemeğini yedi ve yola koyuldu. Yol bir hayli uzundu. Mescitteki amcanın sözleri kafasına takılmıştı. Aslında hiç de göründüğü gibi değildi. Babası ahlaki bilgileri çok güzel vermişti, öğretmek için çok uğraşmış, hatta kötü insanlardan uzak tutmak için elinden geleni yapmıştı. Doğru bir itikat, ilmihal bilgileri ve tabii ki Kur’an-ı Kerimi öğrenmişti. “Ne garip, ben yıllardır dinini bilen bir ailede ve dinini bilen yaşayan bir çevre bulunmuş insanım, amcanın dediğine bak!” diye düşündü.
     Nefsine ağır gelmişti bu sözler. Belki de kendini doğru ve iyi bir Müslüman olarak görüyordu. Dikiz aynasından kendine baktı. Gerçekten bu o muydu? Farklı görünüyordu, bekli de amca böyle düşünmekte haklıydı. Bütün bunları düşünürken, uzun süredir kornaya basan TIR’ın sesiyle arabayı sağ şeride çekti. Az kalsın kaza yapıyordu. Kendini toparladıktan sonra yola devam etti. Artık Fethiye’nin kıvrımlı, bir tarafı ağaçlarla kaplı uçurumlu yollarına gelmişti. Ağaçların yüksekliğinden uçurumu fark edemiyordunuz; ama mavinin tonlarındaki denizin dibini görebiliyordunuz. “Çok güzel bir manzara, yeşil ve mavi insanı dinlendiriyor” diye söylendi. Tekrar babası geldi aklına. Aslında babam bana gereken her şeyi öğretmeye çalışmıştı. Ne kadar da uğraşmıştı benim için, sonra neden böyle oldu? Şu hayatta her şeyi yüzüme gözüme bulaştırdım. Evlendim, düzgün bir evlilik yapamadım. Ayrıldım, malın mülkün içinde kıymetini bilemedim, şimdi başkalarının yanında çalışıyorum, üstelik babamı da iflas ettirdim. Hiçbir şeyde başarılı olamadım. Dünyayı kazanamadım, hâlâ peşinden koşuyorum, yakalayamadım. Ahireti ise hiç bilemiyorum. Allah’ım ben ne olacağım diye kendi kendine sesli konuşurken, gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı.
     Bir an önünü göremedi, araba sağa sola zikzaklar çiziyor, yanından geçen arabaların firen sesleri ve korna sesleriyle daha bir panikleyen Erol, direksiyon hâkimiyetini kaybetti. Uçuruma doğru gidiyordu. Acı acı firen seslerinin ardından kendini uçurumda buldu. Kısa bir baygınlıktan sonra etrafına bakındı. Uçurumdaki bir ağaca takılmış aşağı düşmekten kurtulmuştu. Bu durumu anlaması uzun sürmedi. Ne yapacağını düşündü. Gelen giden yoktu. Uzaktan araba sesleri geliyor; fakat yardıma gelen giden yoktu. “Allah’ım ne yapacağım ben şimdi nasıl kurtulacağım” diye kendi kendine, yüksek sesle konuşmaya başladı:
— Allah’ım yardım et, bu kendini bilmez, aslını unutmuş şaşkın kuluna yardım et! Hemen ambulansı aramalıyım, fakat telefon çalışmıyor, şarjı bitmiş. Eyvah! Kurda kuşa yem olacağım, ne yapacağım şimdi? Dua etmeliyim, başka hiçbir şey yapamıyorum. Birilerinin beni fark etmesi için dua etmekten başka bir şey yapamıyorum. Arabadan dışarı çıkamıyorum. Ya Rabbi, beni affet, çok hatalar ettim. Bildim ama yapmadım, fırsat verdin ama şükretmedim. Şimdi sana ne yüzle gelirim? Beni affet, bana yardım et! Tevbe ediyorum. Kendimi toparlayacağım. Bana yardım et, sana söz veriyorum.
     Gözlerini kapattı, arkasına yaslandı. Babasının darda kaldığında “Allahü teâlânın sevgili kullarından yardım iste, onları vesile ederek yapılan dua kabul olur” sözlerini hatırladı. Tövbe ederek, samimi kalble, bildiği bütün âlimlerin isimlerini sıralayarak, onları vesile ederek dua etti. Daha duasını bitirmeden bir ambulans sesi işitildi. Ambulansın sesi git gide yaklaşıyordu ve nihayet Erol’a ulaştılar. Ancak arabanın çıkarılması için vinç gelmesi gerekiyordu. Uzun uğraşlardan sonra arabayla birlikte Erol’u kurtarmayı başardılar. Erol dualar ediyor, şükürler ediyor, sözler veriyordu. Ya ölüp gitseydi, Rabbine nasıl cevap verecekti. Artık bildiklerini uygulayacak, bilmeyenlere öğretecekti. Uçurumdan dönmüştü. Bir daha uçurumun kenarında dolaşmayacaktı...
Kıymetli İnci
     Hacer ninenin ahşap kapısı önünde bir otomobil durdu. Kısa bir süre sonra kalın tokmak, tarihi kapıyı dövmeye başladı. Hacer nine cumbalı odanın kafesli penceresinden aşağı bakarak, kimin geldiğini görmeye çalıştı; ancak gözleri iyice bozulduğu için geleni seçemedi. Kalın tokmak kapıya gelenin erkek, ince küçük tokmak ise kapıya gelenin hanım misafir olduğuna işaret ettiğini bildiği için, beyaz namaz başörtüsünü örtünüp yavaşça yerinden kalktı. Ahşap merdivenin tırabzanlarından tutunarak, dikkatlice aşağıya, kapıyı açmaya indi. Bu tarihi yapının, tıpkı ev sahibesi Hacer nine gibi, heybetli ve vakur, bir o kadar da mütevazı olan kapısı gıcırdayarak, hafifçe aralandı. Kapı aralığından başını uzatan Hacer ninenin yüzü, bir anda mütebbessim bir hal aldı ve heybetli kapı, tanıdık birilerini kucaklıyor gibi ardına kadar açıldı.
— Selamün aleyküm babaanneciğim, seni ziyarete geldik.
— Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü. Aman, benim torunlarım gelmiş. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Buyurun yavrularım, yukarı çıkalım. Güzel kızım, Süleyman torunum, kapıyı kapayıp sürgüleyiver oğlum, sana zahmet!
— Tabi babaanneciğim, siz çıkın, ben kapatıp gelirim.
— Güzel kızım, gel bakalım, elindekiler nedir yavrum?
— Babaanneciğim, börekle kek yapmıştım, Süleyman beyle hem ziyaret edelim, hem de bahçede çay içer sohbet ederiz diye düşündük, rahatsız etmedik inşallah…
— O nasılsız söz güzel kızım, her zaman başımla beraber, ne iyi ettiniz. Ben de pencere önünde, tesbih elimde uyukluyordum. Haydi, buyurun oturun şöyle, gel kızım, sen yanıma otur. Çok özlemişim. El öpenleriniz çok olsun evladım!
— Gelini bulunca öz torununu unuttun babaanneciğim. Ver, elini öpeyim.
— Kıskanma oğlum, sen de öbür yamacıma otur, gel! Pek göresim gelmişti, ne iyi ettiniz de geldiniz.
— Şaka yaptım benim canım babaanneciğim. Biz de seni çok özlemiştik. Gidelim, hem duasını alalım, hem de bahçede çay içeriz diye düşündük.
— Söyleyin bakalım nasılsınız? İyi misiniz? Neler yapıyorsunuz?
— Elhamdülillah iyiyiz, ben işe gidip geliyorum, Nefise hanım da evde.
— Öyle mi güzel kızım? Neler yapıyorsun evde, anlat bakalım!
— Hiç, aslında pek anlatılacak bir şey yok. Ev temizle, yemek yap, ütü yap, bildiğiniz işler işte.
— Süleyman, sen bahçede semaveri yak, biz de gelinimin getirdiği yiyecekleri hazırlayıp bahçeye inelim, çaylarımızı içerken sohbet ederiz.
— Tamam, bir saate kalmaz çayınız demlenmiş olur. Hanım sultanlar, siz de çay sofrasını donatırsınız, haydi ben işe başlayayım.
— Süleyman gitti. Anlat bakalım güzel kızım, nasıl gidiyor evliliğiniz? Memnun musun bizim deli oğlandan?
—Çok şükür babaanneciğim, bir sıkıntımız yok. İyi anlaşıyoruz, beni hiç kırmıyor, üzmemeye çalışıyor ancak…
— Evet, ancak…
— Çok kıskanç!
— Nasıl yani, bu iyi bir şey değil mi yavrum?
— İyi bir şey; ama yeni evlendiğimizde çok hoşuma gidiyordu, artık bu davranışları beni bunaltmaya başladı.
— Peki, ne yapıyor da seni bunaltıyor?
— Ne bileyim, yalnız sokağa çıkmamı istemiyor, otobüse, dolmuşa binerek bir yere gitmeme izin vermiyor. Bir yere gideceğim zaman, kendisi beni götürüyor, hatta gideceğim evin kapısına kadar, apartmana beni o çıkartıyor. Eve dönerken de yine, kapıya kadar gelip birlikte çıkıyoruz. Çarşı pazar zaten hep beraber gidiyoruz, alış veriş merkezlerine götürmek istemiyor. İşte bunun gibi şeyler, artık sıkılıyorum babaanne, ben kendim asansöre binemez miyim, kendim merdivenleri inemeyecek kadar aciz miyim? Apartman komşularımdan birçoğuyla, iyi insanlar olmadığı gerekçesiyle görüştürmek istemiyor. Neden böyle yapıyor, anlamıyorum?
— Ah benim güzel kızım! Derdin bu muydu? Ben de önemli bir şey var sandım.
— Belki gülüyorsunuz ama beni bunaltıyor, bu kadarı da fazla değil mi?
— Bak kızım sen istiridyeyi bilir misin?
— Evet, içinden inci çıkan denizlerdeki o şey değil mi?
— Hah, doğru bildin! İstiridyenin içindeki inci çok kıymetlidir. Bu kıymetli şeyi, istiridye vermek istemez, bu yüzden onu koruması için Allahü teâlâ sert kabuklar vermiş. Bu kabukları sıkı sıkı kapatır istiridye, inciyi çaldırmamak ve başkalarına vermemek için. Çünkü istiridyenin en değerli şeyidir inci ve onu korur. İnciyi aldıktan sonra bir kenara atarlar, istiridye artık bir işe yaramaz, bir kıymeti kalmamıştır o kalın kabukların. İşte kadın da erkeği için bu kıymettedir. Dinini bilen her erkeğin görevidir hanımını korumak. Bu senin anladığın anlamda kıskançlık değil. Allahü teâlânın biz insanlara verdiği bir nimettir. Erkek kıskanç olmazsa, hanımını kötü gözlerden, kötü davranışlardan nasıl koruyacak? Onun için, inci gibi olan yani kıymetli cevher olan hanımlarımız kızlarımız, beyleri tarafından elbette korunmalıdır. Sen altın takılarını ortada bırakır mısın? Bırakırsan hırsız onu çalar. O zaman nasıl korursun onu, hatta öyle korursun ki, varlığını bile kimseye göstermezsin, ta ki görürler de benden alırlar diye. Süleyman seninle neden evlendi, neden seni tercih etti, bir düşün; çünkü seni ana baban bir cevher gibi saklamış, güzel terbiye etmiş, saf, temiz yetiştirmiş. Sende kendini korumak için örtünmüşsün, kıymetini göstermemişsin saklamışsın. Sen onun için kıymetli bir cevhersin. Cevhere sahip olan kişi, onu kaldırıp sokağa atmaz. Ne yapar, saklar. Söylemek istediklerimi anladın mı kızım?
     Ha, bu kadar da olmaz diyorsan, ona da şöyle söyleyeyim. Cevherin kıymeti ne kadar çoksa, o kadar çok korunur. Rahmetli deden, bu konuya çok dikkat ederdi. Yolda yürürken köşe başına gelecek olsak, önce o köşeyi dönerdi ki, ola da ben bir erkekle karşılaşmayayım. Kalabalık yerlere götürmezdi, insanların çok bulunduğu yerlerde birbirlerine muhataplıkları çok olur. Benim hanımım, benim cevherim, başkasının cevheri olamaz derdi. Yolda bir arkadaşıyla karşılaşsa, görüşmek zorundaysa benden biraz uzaklaşır, kısacık görüşür, beni yalnız bırakmazdı. Hem benim herkesle görüşmemi istemez, Müslüman, dinini bilen hanımlarla görüşmemi isterdi. (Bazı hanımlar dedikoducu olur, başkalarından sana haber taşır, sana başkasını anlatan seni de başkalarına anlatır. Anlattıkları yalan yanlış şeyler, senin huzurunu kaçırır. Böylece senin, ne dünyana, ne de ahiretine faydalı olur. Öyleyse ne diye boşa vakit geçiresin) derdi. Diyorsun ki, ben merdivenleri yalnız inebilirim, asansöre binebilirim. Elbette yalnız inip çıkabilirsin; ama bir düşün, sen inerken bir başka kişi de merdivenden inse, uygunsuz bir şey söylese, aynı şekilde asansörde biri durdursa tanımadığın bilmediğin bir adamla aynı asansörde olsan, halvet olabilir. Beylerin görevi hanımlarını kötülüklerden korumak yani dinini korumak, harama bulaşmalarını önlemektir. Beyin seni sevdiği için bütün bunları yapıyor, tıpkı dedesinden gördüğü, öğrendiği gibi. Ne demişti, hanım sultanlar, bir saat sonra gelin demişti. Sen onun hem evinin, hem de gönlünün sultanısın benim güzel kızım, hâlâ anlamadın mı?
— Hanım sultanlar, haydi çay hazır, gelin artık, karnımız acıktı...
— Haydi, al bakalım şu tepsiyi de bahçeye inelim artık, yoksa büyük sultan bize kızacak.
     Süleyman babaannesiyle hanımını böyle görünce:
— Allah muhabbetinizi arttırsın, ne gülüşüyor, ne fısıldaşıyordunuz öyle, yoksa beni mi çekiştiriyordunuz?
— Tövbe de oğlum, neden seni çekiştirelim? Gelin kızımla İslamiyet’e uyan bir ailenin ne denli huzurlu olduğunu konuşuyorduk.
— Hakikaten babaanne, insanlar İslamiyet’in emir ve yasaklarına uysalar, yani herkes uysa, şu toplumda ne cinayetler, ne kavgalar, ne de savaşlar olurdu. Ne olurdu herkes uysaydı kurallara, hem dünya, hem ahiretleri mamur olurdu.
— Herkes bilseydi ve uysaydı yavrularım, kimse hırsızlardan, gelip de bendeki cevheri alacak diye korkmazdı.
— Ne cevheri ne hırsızından bahsediyorsun babaanne.
— Erkek kadın her müminde birçok kıymetli cevher vardır. Bu cevherlerin peşinde de hırsızlar vardır. Cevher dediysem sizin bildiğiniz cevherlerden değil öyle kıymetli ki iki cihanda da geçer akçe, anlayacağınız; ama bu cevherin peşindeki hırsızlar bildiğiniz hırsızlardan değil. Öyle kurnaz, öyle sinsi, öyle acımasız ki, siz farkında olmadan elinizdeki cevheri alıverirler de ruhunuz duymaz. Onun için çok uyanık olmalı, iyi sahip çıkmalı, kimselere kaptırmamalı. Söylediğim cevher, yani kadın erkek her müminde olan en kıymetli cevher, iman cevheridir. Bunun hırsızları da din hırsızlarıdır. İnsanların imanını çalmak, doğru bildikleri dinlerini bozarak, yanlış şeyler öğreterek, cevher olan kıymetli imanlarını ellerinden almaya, onları iki cihanda da azıksız, akçesiz bırakmaya çalışırlar. Bunun için türlü hilelere başvururlar. İşte bu hırsızlar sizin benim bildiğim hırsızlar gibi değildirler. Çok uyanık olmalıyız yavrularım. Bunun yolu dinimizi doğru olarak öğrenmek ve öğretmekten geçer. İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktan geçer. Siz öğrenin ki, bir başka cevher olan çoluk çocuğunuza öğretebilesiniz, onlar da kendi evlatlarına öğretsinler, böylece hep birlikte ahirette mesut olanlardan olalım.
— Babaanneciğim Allahü teâlâ sizden razı olsun. Gönüllere ferahlık veren sohbetinize bayılıyorum, hele anlatırken verdiğiniz örnekler öyle akılda kalıcı oluyor ki! Her geldiğimizde mutlaka bir şeyler öğrenerek ayrılıyoruz yanınızdan.
— Allahü teâlâ sizlerden de razı olsun, iki cihan saadeti nasip etsin! Ne mutlu bana ki, bunları anlatabileceğim torunlarım var.
— Babaanne, izin verirsen biz kalkalım. Hanım, hazırlan da çıkalım artık!
— Tamam; ama biraz müsaade et de, hiç olmazsa ortalığı toplayıp, babaanneme verdiğimiz zahmeti hafifletelim.
— Estağfirullah, ne zahmeti kızım? Faydalı bir zaman geçirdik elhamdülillah. Müsaade sizin, Allah yolunuzu açık etsin, konuştuklarımızı unutma emi güzel kızım! Ha, bir de hırsızlara dikkat edin çocuklar! Allaha emanet olun… Z. Alkan
Binmişiz Bir Alamete, Gidişimiz Kıyamete…
     Tayyibe teyze ve Salih amca orta yaşlarda, halim selim, yaşları gibi huyları ve halleri de birbirilerine denktir. Bunca yıl bir yastığa baş koymuş insanlar, elbette birbirine benzerler denebilirse de, bu çift her yönden iyi anlaşan, doğru yaşamış ve bu hal üzere yaşlanmış, birbirlerini tamamlayan bir çifttir. Tayyibe teyze saliha, afif, ismi gibi tayyib, yani temiz bir hanımefendi, Salih amca ise kibar, cömert, ismi gibi salih bir beyefendi. Tam da iki cihan saadeti... Birlikte yatar, birlikte kalkar, birlikte güler, birlikte ağlar, birlikte kitap okurlar. Her zaman yeni bir şeyler öğrenmeye, çevrelerindeki insanlara yardım etmeye çalışan, Allah’ın kullarına ihsan ve ikramda bulunmayı seven, cömert, son derece merhametli insanlar. Hal böyle olunca, bu ana babanın çocuklarının da böyle yetişmesi muhtemel olur tabii ki. Ancak genç yaşta, oğullarını hain bir terör saldırısı sonucunda kaybederler, bağırlarına taş basar, şehitlik mertebesini kazanmış oğullarının ardından sessizce gözyaşı döker ve dua ederler; ama hiç isyan etmezler. Çünkü onlar, her şeyin Allahü teâlânın takdiri olduğunu bilirler.
     Aradan geçen birkaç yıl acılarını hafifletir; ama bu sefer de yeni bir imtihana tâbi olurlar. Bir trafik kazası sonucu kızını, damadını ve bir torununu kaybederler. Birkaç yıl arayla yaşanan bu ağır imtihanlar onları iyice yaşlandırır. İmtihanın en zorlarından birisi olan evlat acısıyla imtihan edilirler. Sabretmekten başka çareleri de yoktur; çünkü (Alan da O, veren de O. Bizim elimizden bir şey gelmez) diye düşünüp, trafik kazasından hiç yara almadan kurtulan torunları Saliha ile teselli bulmaya çalışırlar. Artık çocuklarının ve Allahü teâlânın emaneti olan bu yavruyu, dinini bilen ve yaşayan gerçek bir hanımefendi gibi yetiştirmek için gayret ederler. Bütün sevgi ve ilgilerini, torunları Saliha’ya verirler. Üzerine titredikleri Saliha, aradan geçen yıllarda, tıpkı bir gül gibi, doğru bilgi ve güzel ahlak pınarından sulanır, yetişir. İsmiyle müsemma bir hanımefendi olur. Tıpkı ninesi gibi dinini bilen yaşayan, tesettür konusunda çok hassas olan Saliha’nın artık evlilik çağı da gelmiştir. Dengi aranmaktadır. Eee, niyet hayır olunca, Allahü teâlâ akıbetini de hayreyler, öyle de olur. Karınca kararınca çeyizler hazırlanır, düğün telaşı başlar.
* * *
Tayyibe teyze, torununun düğünü için gerekli birkaç parça eşyasını almak için çarşıya gitmişti. Sanki peşinden vahşi bir aslan kovalarcasına, hızla evin anahtarını çevirip, Besmele çekerek içeri girdi, kapıyı kapattı. Birilerinin zorla içeriye girmelerine engel olmak istercesine, sırtını kapıya dayadı, derin bir oh çekti.
— Çok şükür kurtuldum yâ Rabbi dedi.
— Hatun, sen mi geldin?
— Evet, bey, çok şükür geldim.
— Hayırdır hatun, bir şey mi oldu?
— Dur, geliyorum bey, üstümü değiştireyim, bir de abdest alayım, geliyorum, anlatırım.
— Allah Allah! Hayırdır inşallah, ne oldu acaba bizim hatuna, soluk soluğa geldi. Sanki bir şeyden kaçıp da kurtulmuş gibi girdi içeri… Gel hatun, otur bakalım, anlat hele, ne oldu da soluk soluğa eve girdin öyle?
— Aman bey, sorma, dışarısı bir felaket! Bunaldım, soğuk soğuk terledim, kalbim sıkıştı, daraldım, zor attım kendimi eve. Meğer ev ne rahatmış.
— Dışarısı çok sıcak galiba, keşke serinlikte gitseydin. Ben gideyim dedim sana; ama sen anlamazsın dedin, ne yapayım hatun, sık dişini az kaldı. Hele şu kızımızı selametle bir gelin çıkaralım evden, rahatlarsın inşallah.
— Kalbimin daralması sıcaktan değil bey, keşke öyle olsaydı.
— Hatun deli etme adamı, neyse söyle artık!
— Saliha nerede bey?
— Üst kattaki kıza Kur’an-ı kerim öğretmeye gitti.
— Aman bey, ne kadar şükretsek azdır. Allahü teâlâ bize Saliha gibi bir torun verdi.
— Sadede gel hatun, sadede. Kızıyorum ha!
— Bak şimdi, buradan sabah çıktım, çabuk gideyim diye otobüse bineyim dedim, durakta bekliyordum. Bir kız geldi durağa. Kapalı desem kapalı değil, açık desem açık değil, ağzında sakız, cep telefonu elinde, kih kih telefonla konuşuyor. Birazdan durağa, hırpani kılıklı, lakayt, sırıta sırıta bir delikanlı geldi. Kız yılışarak, oğlan sırıtarak tokalaşıp öpüştüler. Laubali laubali konuşarak, ayrı otobüslere binip gittiler.
— Hanım suizan etmeseydin. Belki evlidirler, belki de oğlan kızın mahremidir.
— Ne olursa olsun bey. Edep hayâ kalmamış. Mahremiyse o kızın o haline neden kızmadı, yok mahremi değilse, neden kucaklaşıp öpüştüler. Yok, bey yok. Dünyanın çivisi çıkmış. Hadi dedim, bu böyle, herkes böyle değildir demeye kalmadı. Tık tık sesleriyle birlikte ağır bir parfüm kokusu ortalığı kapladı. Başımı bir çevirdim, bir kapalı kadın. Üzerinde parlak bir kumaştan bir pardösü, düğmeleri açık, içinden pantolonu, üzerinde payetli bluzu görünüyor. O pardösüyü kıyafetini örtmek için mi giyinmiş, yoksa daha çok dikkat çeksin diye mi, bilmiyorum. Eşarbını ise boynuna öyle dolamış ki, gözleri nefessizlikten dışarı çıkacak. Allah seni inandırsın bey, baktım gelen otomobil bu kadının bulunduğu yerde yavaşlıyor, gelen otomobilin içindeki sokaktaki herkese bakıyor, hemen kadının yanından uzak bir yerde beklemeye başladım otobüsü.
— Hatun bütün bunları durakta mı yaşadın, daha otobüse binemedin mi yahu?
— Biniyorum merak etme. Neyse otobüs geldi, güç bela bindim otobüse. Attım bileti, oturacak yer yok, yaşlı diye yer veren de yok. Kadın, kız, oğlan hepsi balık istifi, neyse biri indi de, ben de oturabildim. Otobüste başımı sağa çeviriyorum, göbeği açık bir genç kızın göbeğini görüyorum, burnuna taktırdığı yetmiyor gibi, bir de göbeğini deldirip hızma takmış. Sola bakıyorum, dışarıda gelip geçen genç kızlar, oğlanlar, sarmaş dolaş, edepsizlik diz boyu… Hayâsızlık almış yürümüş. Neyse artık, otobüsten indim. İndiğim durakta birkaç kız, ellerinde kitap defter otobüs bekliyorlar. Aman yâ Rabbi, sanki dünyalı değil bunlar. Başlarını öyle bir kapatmışlar, eşarplarının altından saçlarını öyle kabartıp bağlamışlar ki, kafalarının arkasında bir kafa daha var sanki. Hani sen okumuştun ya kitapta, deve hörgücü gibi diye. İşte bu devenin hörgücü değil, kendisi sanki. Bir de eşarplarının uçlarını boyunlarından sıkıca bağlamışlar, saçlarının şekli belli oluyor. Üzerlerinde sadece daracık bluzlar, yüzleri boya küpü… Altlarında, pantolon mu, etek mi, belli olmayan garip giysiler. Pardösüyü geçtik, insan o dar bluzun üzerine bir şeyler giyer. Nerede! Bunlar örtünmüyor, sanki bir yerlerini açmaya çalışıyorlar. Hele o yüksek sesle gülüşmeler, konuşmalar. Allah’ım, bir görseydin bey. Acıdım bu gençlere. Bizim evinin aşağısında bir park var ya, kestirme olsun diye parkın içinden geleyim dedim. Keşke geçmeseydim. Ah bey! O gencecik kızlar, o delikanlılar, ellerinde sigaralar, yanlarında içki şişeleri, banklara oturmuşlar, kimileri de uzanmış, sere serpe yatıyorlar. El şakalarını, konuşmalarını bir görsen… Vah körpecik gençlere, vah ana babalara, vah!
— Vah zavallı hatunum vah! Sen sokağa çıkmadığın için dışarının halini bilmiyorsun. Zaman ilerledikçe her şey bozuluyor. İslamiyet’e uyan, şunun şurasında kaç kişi kaldı ki? Eğer bizler evlatlarımızı doğru yetiştiremezsek, bu bozuk olan nesil, kendi evlatlarını kendileri gibi onlar da evlatlarını kendisi gibi yetiştirerek, tamamen bozulmuş, İslamiyet’in dışına çıkmış, yaptıklarını İslam dininin emri zanneden topluluklar ortaya çıkacak. İyi ki bizler Tam İlmihal’i okuyor, dinimizi doğru olarak öğreniyoruz. İlmihalde, kıyamete yakın böyle şeylerin olacağı bildiriliyor. Allahü teâlâ bizi dinini doğru olarak öğrenip, ona uyanlardan eylesin.
— Âmin bey, Âmin... En çok neye üzüldüm biliyor musun? İslamiyet’te Müslüman bir hanımın şiarı olan tesettür, tesettür olmaktan çıkmış. Böyle tesettür, elbette saliha bir hanımı korumuyor, daha çok saldırılara muhatap kılıyor. Mecbur kaldım da çıktım sokağa, görmedik şey kalmadı. Kalbim bundan daraldı.
— Hatunum, siz hanımlar evde koruma altındasınız. Eve, zararı dokunacak bir şey sokmayarak, sizleri koruyan beyleriniz var. Temiz kalıyorsunuz. Bir sefer olsun pisliğin yanından geçseniz, işte böyle tepe taklak oluveriyorsunuz. Sizleri Rabbim hassas yaratmış, bizleri sürekli çalışıp, dışarıyla muhatap olduğumuz için daha kuvvetli yaratmış. Eğer bizler de bu tehlikelerin farkında olmayıp kendimizi korumazsak, dinimizi öğrenmez ve uygulamazsak, dışarıda gördüğün hastalıkları eve bulaştırmış oluruz. İşte aileler böyle bozuluyor. Yaradan yarattığını en iyi bilendir. Kısacası, bugün bir otobüse binecek oldun, neler yaşadın…
— Pek doğru söyledin bey! Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete… Allahü teala sonumuzu hayr eyleye! Z. Alkan
Büyükler Çok Büyük
     Siyah bir otomobil, iki katlı tarihi konağın önünde durdu. Kapının tokmağı birkaç kez çalındı. Kapı üzerindeki ahşap kafesli pencereden bir baş uzanarak bakıp çekildi.
— Koş bey koş, geldiler, sen kapıyı açıver!
— Ne bu heyecan hatun, kim geldi?
— Aman bey, kim olacak, çocuklar geldi. Haydi, bekletme, sen açıver kapıyı! Ben zor inerim merdivenleri.
— Demek nihayet geldiler ha, ben açıyorum sen yavaş in merdivenleri.
* * *
Ender dede yavaş yavaş kapıya ilerledi, kapı gıcırdayarak ardına kadar açıldı. Kapı açılır açılmaz:
— Dedeciğim! Canım dedeciğim, diye iki torunu da dedelerinin kucağına atladı.
— Durun afacanlar, düşüreceksiniz beni, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz, gelin bakalım, gözümüz yollarda kaldı. Haydi, koşun bakalım içeri. İçeride koklaşalım. Ananız, babanız nerede?
— Onlar arabadan bavulları indiriyorlar.
— O zaman yardım etmek lazım değil mi?
— Haklısın dedeciğim, annemleri unuttuk.
— Oğlum yardım edelim, ver bana bavulun birini.
— Estağfirullah babacığım, siz zahmet buyurmayın, Enes yardım eder. Al bakalım Enes, sen götür bavulu içeri!
— Bari sana yardım edeyim kızım. Ver elindeki poşetlerin bir kısmını!
— Yok, babacığım Zeynep götürür. Değil mi kızım?
— Tabi anneciğim, ver haydi.
     O sırada kapıda beliren Nefise nine beyaz başörtüsünü iyice kapatıp:
— Aman aman, kimler gelmiş, benim güzel torunlarım gelmiş, maşallah. Haydi girin içeri de, bir sarılayım, koklayayım sizleri.
— Torunları görünce bizi unuttun anne. Bize hoş geldin yok mu?
— Olmaz mı kızım, olmaz mı? Hoş safa geldiniz benim güzellerim. Aman ne de özlemişim!
— Ver elini öpelim anacığım. Oh! Kokunu bile özlemişim.
— Hadi oradan haylaz, yemek kokuyorum.
— Ooo, ne pişirmiş bizim Nefise sultan bakalım?
— Dokunmak yok, hep birlikte yiyeceğiz. Açmasana tencerelerin ağzını kızım. Haydi, çok acıktıysanız hemen yiyelim. Biz de yemedik, bu saate kadar sizi bekledik.
— Zeynep, haydi kızım, yardım edelim anneannene.
— Peki. Anneciğim, dedemi bir daha öpüp, geliyorum. Canım dedeciğim benim.
— Tamam kızım tamam! Yanaklarımı bitirdin bak, Enes’e kalmadı.
— Merak etme dede, ağabeyime de yeter bana da.
— Bak laf ebesine. Koş bakalım, sofrayı hazırla, görelim nasıl bir genç kız olmuşsun.
— Aman dedeciğim, bunun hazırladığı sofradan ne olacak, mutlaka bir şeyi sofraya koymayı unutur. Ya da getirirken döküp devirir.
— Abiii, arkamdan konuşma, söylediklerini duydum.
— Duyarsan duy, napalım, yalan mı yani?
— Dede ya, şu abime bir şey söyle!
— Dokunmayın benim kızıma!
— Eee, anlat bakalım damat, çocukları bulduk, sizi unuttuk, kusura bakma; ama bak şu sessiz konak nasıl da canlanıverdi varlığınızla. Neşe kattınız, iyi ki geldiniz! Nasıl geçti yolculuk, rahat gelebildiniz mi?
— Elhamdülillah babacığım çok rahattı. Yolda, namaz molasının dışında pek durmadık. Onun için biraz erken geldik.
* * *
     O gün tarihi konak bir başka güzeldi. Çocuklar yemekten sonra, özledikleri konağın o ahşap kokusunu içlerine çekerek oda oda dolaştılar, özlem giderdiler. Gülüşmeler, konuşmalar geç saate kadar devam etti. Gecenin sonu geldiğinde yorgunluktan herkes zor düştü yatağa. Nefise nine, torunlarının üstünü örterken sevgiyle baktı, öptü, kokladı, dualar etti torunlarına.
— Uyudular mı hatun?
— Evet bey, herkes uyudu çok yorulmuşlar galiba
— Sen yorulmadın mı sanki, günler önceden baklavalar, börekler, mantılar yapmadın mı?
— Onları gördüm ya, bütün yorgunluğum gitti bey. Onlar bu konağın neşesi.
— Haklısın hatun; ama artık yatalım. Yoksa sabah namazına kalkmakta zorlanırız.
* * *
Nefise nine erkenden kalkmış, abdestini almış, torunlarını sabah namazına kaldırmak için odalarına gelmişti. Tam seslenecekti ki, gelen din don sesleri çocukları uyandırdı.
— Ne oluyor, bu ses nedir anneanne?
— Bir şey değil yavrum. Sabah namazı vaktinin girdiğini haber vermek için demeye kalmadı, hışırtılı boğuk bir hoparlörde müezzinin essi geliyordu. Haydi, çocuklar, kalkın namazları kılalım, dedeniz abdestini aldı, cemaatin hazır olmasını bekliyor.
— Tamam, anneanne geliyoruz.
* * *
Abdestini alan, aşağıdaki salonda saf tutmuştu. Ender dede imam oldu, sabah namazını hep birlikte kıldılar. Dualar yapıldı, sabah kahvaltısı hazırlığı başladı. Ender dede torunlarını ve damadını alarak sedirde sohbete başladı. Çocukların en çok hoşlarına giden, sabah namazından sonra yaptıkları bu sohbetlerdi.
— Dedeciğim sabah anneannem bizi tam kaldıracakken bir din don sesi geldi. Bizim orada bu ses yok, neden böyle bir şey yapılmış.
— Ah yavrucuğum burada önce bir din don sesi veriyorlar, sonra arkasından bütün minarelerde aynı anda başlayıp aynı anda biten, cızırtı ve hırıltılı bir ses yükseliyor. Şehrin her yerinde aynı anda başlayıp aynı anda da bitiyor. Merkezi sistem miymiş neymiş, yeni bir uygulama başlatmışlar. Biz de ilk duyduğumuzda çok garipsedik, bir tuhaf olduk, ne oluyor diye müftülüğe gidip sorduk; ama doğru dürüst bir cevap alamadık. Eee, gariplikler artarak devam ediyor. Eskiden ezan-ı Muhammediye yükseğe çıkılarak, yani minaredeki şerefeye çıkılarak okunurdu. O güzel sesli müezzinler ezanı bir okurlardı ki, yer gökler inler, kuşlar dinlerdi. Ah ah, nerde o günler! Rahmetlik dedemin sesi çok güzeldi. Camide ezanı, özellikle de sabah ezanını Ender dedeme okuturlarmış. O okuduğunda herkes duygulanır, daha bir huşuyla namaza dururlarmış.
— Aaa, dedeciğim, senin dedenin adı da mı Ender’di?
— Evet yavrum. Bana dedemin adını koymuşlar. Ben de sizin gibi dedemi çok severdim. Dedem benim her şeyimdi. Bütün bildiklerimi dedemden öğrendim. Sizlerden küçüktüm, teyzelerimin çocukları şu gördüğünüz konağın bahçesinde oyun oynarken ben de tıpkı şu an sizin gibi, dedemin dizinin dibinde onu soru yağmuruna tutar, dedem anlattıkça yeni sorularla onu bunaltırdım. Dedem bıkmadan, usanmadan bana dini bilgiler anlatırdı. Saatlerce sohbet ettiğimiz olur, dedem benim öğrenip öğrenmediğimi kontrol etmek için arada sözünü keser ve bana sorular sorardı.
— Dedeciğim bize dedeni anlatır mısın?
— Elbette anlatırım; ama önce kahvaltımızı yapalım sonra sohbet edelim haydi bakalım.
* * *
Hep birlikte kahvaltı yapıldı. Sofra duasının ardından, Ender dede damadıyla birlikte bahçeye çıktı. Hem bahçeyi suladılar, hem de sohbet ettiler.
— Bak oğlum, ne de güzel açmış güller, şu sarmaşıklara bak. Bu sarmaşıkların filiz veren uçlarını doğru ipe sardırmazsan, gidip başka yerlere kol atıyorlar. Sonra da onları ayırıp olması gereken ipine sardıramıyorsun, ne tuhaf şey değil mi? Bak mesela şununla ilgilenmeyi unutmuşum, gitmiş hangi taraftaki ipe kol atmış. Oysa hemen buraya sarılması gerekiyordu. İlgilenmeyince böyle oluyor. Ben bu sarmaşık filizlerini çocuklara benzetiyorum. Eğer sürekli ilgilenmezsen, doğru ipe sardırmazsan, doğru yolu göstermez, öğretmezsen, gidiyor başkasının ipine, yanlış ipe sarılıyor. Evlatlarımız bizim filizlerimiz, kökleri ne kadar kendimiz olursak olalım başka ipe sarıldıktan sonra, o ipten ayırmak zor oluyor. Bazen de kopup çürüyorlar. Tıpkı şu gördüğün filiz gibi...
— Babacığım hayranım sizin örneklerinize nereden buluyorsunuz bu örnekleri bilmiyorum ama söylenmek isteneni güzel ve akılda kalıcı anlatıyor insana.
— Aslında her şey bir ders insana, sadece nasıl bakılacağını bilmek lazım... İşin püf noktası olaylara İslam âlimlerinin gözlüğüyle bakmak… Hepsi bu...
— Siz basit gibi söylüyorsunuz da, bu gözlüğü bulmak o kadar kolay değil anlaşılan.
— Haklısın, gözlük için gözlükçüye, doğru gözlük için de göz doktoruna gitmek lazım. İyi bir göz doktoru, iyi bir gözlükçü sana bunu sağlayabilir. Nereden bulacaksın bunları. Önce dua edeceksin, samimi bir dua... Sonra doktorunu araştıracaksın, onun tavsiyelerine harfiyen uyacak, dediği gözlükçüye gidecek ve talimatına uygun gözlük kullanacaksın. Kısacası İslam âlimlerini kendine rehber edinip onlar gibi olmaya çalışacaksın, sonrası kendiliğinden gelir.
— Çok güzel, çok doğru sözler bunlar. Allahü teâlâ razı olsun efendim. Şimdi bana müsaade ederseniz, memleketi özlemişim, gidip biraz eski arkadaşları, baba yadigârı dostları ziyaret etmek istiyorum.
— Estağfirullah, elbette çok iyi olur. Baba yadigârı büyükleri unutmamak ahde vefadır. Ahde vefa da imandandır. Haydi, güle güle selametle.
* * *
Enes ve Zeynep bahçe kapısından koşarak girerler,
— Dede, dedeciğim hani bize kendi dedeni anlatacaktın, ne zaman anlatacaksın.
— Benim bahçe sulama işim bitti. Haydi, oturun sedire de, anlatayım. Yalnız Zeynepçiğim, sen içeri git, benim kıtlama şekerimle çayımı al gel kızım! Sohbet böyle daha güzel olur, zira bu hikâye biraz uzun sürebilir.
— Hemen dedeciğim.
— Enes, sen de gel, şöyle yanıma otur bakalım!
— İşte, getirdim dedeciğim. Buyurun afiyet olsun.
— Sağ olasın benim güzel kızım, eline sağlık! Evet, nerede kalmıştık. Haa dedem, Allahü teâlâ rahmet eylesin. Mekânını cennet eylesin. Her şeyi dedemden öğrendim demiştim, değil mi? Çocuklar, aslında Ender dedem buralı değil, Artvin’in dağ köylerinden. Rus sınırına yakın köylerinden gelmiş buraya. 93 Rus harbinde Rusların zulümlerine dayanamayıp kaçmaya karar vermiş. Dedem babayiğit bir delikanlı, 15–16 yaşlarında. Önce Hopa limanına, oradan bir gemi ambarında Samsuna gelmiş, annesinin verdiği iki üç altınla. Eskiden vasıtalar yok, yoksulluk diz boyu. Dedem limanda yük boşaltarak birkaç kuruş kazanmış, daha sonra kazandıklarını yol parası yapıp buraya gelmiş. Buraya gelince çalışması lazım... Kalacak yer yok, birkaç gün burada elindeki parayla geçinmiş, bir taraftan da yapabileceği bir iş aramaya başlamış. Burada o zamanlar bir âlim zat varmış. Talebeleriyle tarla eker, ekin kaldırırmış, onunla ihtiyaçları görürlermiş. İşte dedem bu âlim zatın kapısına gitmiş, durumunu arz etmiş. Bu zat da, sana verecek maddi bir şeyim yok; ancak burada yatacak bir yer verebilirim demiş. Dedem kabul ederek burada senelerce hizmet etmiş. Bu arada da dini bilgiler öğreniyormuş. Dedem, aza kanaatle çok şey kazanmış anlayacağınız. Gel zaman git zaman, dedemin evlilik yaşı gelmiş; fakat evini geçindirecek imkânı yok. Dedemin ahlakını, çalışmasını beğenen bu hoca efendi kızını dedeme vermek istemiş. Dedem kabul edince, bu konağın bahçesine küçük bir kulübecik yapalım, orası sizin eviniz olsun demiş. Tabii bu konak o zaman yokmuş, sonradan yapılmış. Ayşe anneannemi dedeme nikâhlamışlar. Bu kerpiç kulübede, dedem evlenmiş. Ayşe anneannem terzilik yapar, elbise diker, dedem gidip pazarda satar, öyle geçimlerini sağlarlarmış. Dedemin kayınpederi olan bu zat, kadılık yapmış sonraki zamanlarda. Kadılık müessesi kaldırılınca, müftüsü olmayan bu memlekette, fahri olarak müftülük yapmaya başlamış. İşte o zamanlarda bu konak, müftü konağı olarak yapılmış. Müftü efendi dedemin vefatından sonra, bu konak miras yoluyla Ender dedeme kalmış içindekilerle birlikte.
— Dedeciğim içindekilerle dedin, içinde herhalde altın şamdanlar, kıymetli halılar falan vardır, bunlar nerede şimdi.
— İlahi çocuk! Ne kıymetli eşyası, bu zatlar böyle şeylere değer vermezler. Ben içindekiler derken, kıymetli din kitaplarından bahsetmiştim. Tabii bu kitaplar Osmanlıca kitaplar. Benim anneannem Osmanlıca okumayı bilir, yazmayı bilmezmiş. Dedemse bu kitapların hepsini, hem de birçok kez okumuştur. Kendisine soru soranlara, bilse bile kitaptan açar, okur, yerini gösterirmiş. Hatırlıyorum, dedem gözlüğünü takar, bana (Şu kitaplıktan şu sıradaki deri kaplı kitabı ver bakalım) diyerek okumaya başlardı. Saatlerce kitap okur arada bir (ya ya, Allah Allah) gibi sözler söylerdi. Her kitabı kapattığında da, (Büyükler çok büyük) derdi. Bu sözleri hâlâ kulağımdadır. Dedeme, haydi dedeciğim bana bir şeyler anlat derdim dedem de, ne anlatayım, sor söyleyim, söyle dinleyim derdi. Sen sor dedecim derdim, peki öyleyse, söyle bakalım ef’al-i mükellefin kaçtır derdi. Sekizdir deyince, say bakalım derdi. Ben sayardım, eksiklerim olursa dedem düzeltir, tamamlardı. Dedeciğim kendi evlatlarını da böyle yetiştirmiş.
     Ben daha 16 – 17 yaşlarımda dedemi kaybettim. Dedemin vefatı beni çok üzmüştü. Sevdiğim, sohbet edebildiğim bir arkadaşımı kaybetmiştim. Aradan geçen yıllarda okul, çalışma, evlilik, kısaca dünya telaşı derken, dedemin anlattıkları hafızamdan silindi. Bir gün çalışıyordum, iş arkadaşlarımdan birisi her gün gazete alırdı, onun aldığı gazeteyi okumaya başladım. Ne olduysa işte o zaman oldu. Gazeteyi okumaya başladığımda adeta dedemle sohbet ediyordum. Gazeteye öyle dalmışım ki âmirimin, (Ender bey, Ender bey gazetenizi mesai saatlerinin dışında okuyun, burası iş yeridir) demesiyle kendime geldim. Özür dileyerek işimi yapmaya başladım. Ancak kafam başka yerlerdeydi. Yıllardır görmediğim bir dostu bulmuş da ayrılmak istemeyen birisi gibi, dedeme yeniden kavuşmuş hissettim. Her şey gözümün önünden film şeridi gibi geçiyordu. Mesai saatinin bitmesini dört gözle bekledim. Mesai biter bitmez gazeteciden o günün gazetesini alarak eve gittim. Saatlerce aynı yeri okudum durdum. Bundan sonraki günler sabah gazeteyi alarak işe gidiyordum, ancak okumaya fırsatım olmuyor akşam olup eve gitmeyi dört gözle bekler olmuştum. Gazetem yanımda olduğu sürece, sanki okumasam da dedem benimle birlikteymiş gibi geliyordu. Gazetenin abonesi oldum o gün bu gündür, hep Türkiye gazetesini alırım. Gazetemiz İslam âlimlerinin kitaplarını veriyordu.
     Bir gün eve geldim, anneanneniz, (Bey, beklediğin kitap Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye geldi) dedi. Kitabı okumaya başladığımda, (Dedem de bana böyle anlatmıştı, evet aynı dedemin mızraklı ilmihalinde yazdığı gibi) dedim. Demek ki dedem, bana hep doğru anlatmış. Bu kitapta aynı şeyleri anlatıyor, dedemin dinini öğrendiği hoca da, ona bunları öğrettiğine göre, onun hocası ve onun da hocası hepsi doğruyu anlatıyor. Buldum sonunda diyerek gazeteyle gelen kitapların hepsini okumaya çalıştım. Bir gün kitaplardan birini bitirip kapattım, gayr-i ihtiyari ağzımdan, (Büyükler çok büyük) diye çıkıverdi. İşte dedim, İslam âlimlerinin nakil dedikleri bu olsa gerek. Dedeme hocasından, hocasına hocasından öğretilmiş; ama hiç değişmemiş, hep aynı kalmış. Dedem bana, ben size, siz de kendi torunlarınıza, hep aynı, değiştirmeden anlatırsak, İslamiyet hiç değişmeden gelecek nesillere öğretilir. Şimdi bizlere dinimizi, ebedi saadetimizi öğreten dedelerimize, hocalarımıza, onların hocalarına, İslam âlimlerine, Eshab-ı Kiram efendilerimize ve Peygamber efendimize bir Fatiha okuyalım bağışlayalım; çünkü onlar olmasaydı bizler dinimizi öğrenemezdik, değil mi yavrularım?
— Çok haklısın dedeciğim, ben de senin kitaplarını okumak istiyorum.
— İnşallah yavrum, haydi bakalım. Öğle namazı vakti girdi, namazlarımızı kılmak için hazırlık yapalım. Z. Alkan
Emanete Hıyanet
     Selim Bey hanımına seslendi:
— Hanım, misafirlerimiz için hazırlıkları tamamladık mı?
— Evet, bey, aşağı yukarı tamam, şimdi çay suyunu da koyayım, kaynayana kadar onlar da gelir. Sana zahmet, erkek terlikleri ayakkabılığın üst rafındaydı, çıkarırsan iyi olur.
— Tamam, ben çıkarırım, sen işine bak.
— Çocukları da getirecekler miymiş acaba?
— Bilmem, ben davet ettim, getirirseniz iyi olur, bizim çocuklarla birlikte olurlar dedim ama…
* * *
O sırada kapı çalındı.
— Buyurun efendim, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
— Selamün aleyküm.
— Ve aleyküm selam, buyurun efendim. Sizi salona alayım, hanımlar kapıya bakar, şöyle buyurun.
* * *
Nazan Hanım beylerin salona geçmesinden sonra başörtüsünü düzeltip kapıya yöneldi, kısık; ama samimi bir sesle:
— Buyurun Hatice hanımcığım, buyurun, hoş geldiniz. Hani Selma kızım nerede?
— Selma’nın biraz dersleri varmış, gelemedi, selam söyledi.
— Buyurun, sizi oturma odasına alayım.
* * *
Selim Bey’in iş yerinde beraber çalıştığı Ömer Bey iki gün önce arayarak akşam oturmasına gelmek istemişlerdi. Selim bey, kendisini kıramamış, çok işleri olmasına rağmen kabul etmek durumunda kalmıştı. Ömer Bey’in hanımı Hatice, ev hanımıydı. Nazan Hanımla arkadaşlıkları, beylerinin aynı iş yerinde çalışmalarından dolayı olmuştu. Hatice Hanım Nazan Hanım’ı çok beğenir, onun çocuklarıyla iletişimini, onları yetiştirmesini takdir ederdi. Zaman zaman arar, kızının sorunlarından bahseder, nasıl davranması gerektiği konusunda fikir sorardı.
* * *
— Gelmenize çok memnun olduk Hatice Hanım, ne iyi ettiniz. Nasılsınız? Selma kızım nasıl? Bizim kız da soruyordu. Selma’nın gelmediğini görünce üzülecek.
* * *
Kapı hafif tıklatılır içeri Melike girer
— Gel kızım, nerde kaldın, hazırlanamadın mı?
— Hoş geldiniz Hatice teyze.
— Hoş bulduk güzel kızım. Büyümüşsün görmeyeli, boyun da uzamış maşallah.
— Anneciğim, hazırlandım da namaz kılıyordum, bitirmeden gelemedim, kusura bakmayın.
— Tamam kızım. Çayın altına bir bakıver sana zahmet!
— Tabi anne.
— Nazan Hanım, bayılıyorum sizin bu ana kız ilişkinize. Maşallah, çok güzel yetiştiriyorsunuz kızınızı, ben bir türlü başaramıyorum, kızımla hiç anlaşamıyoruz. Aslında bugün de buraya biraz bu konularda sizden yardım almak için geldim.
— Estağfurullah Hatice Hanım, hayırdır bir şeyler mi oldu?
— Lütfen bana bir akıl ver Nazancığım, bu kızla başa çıkamıyorum.
— Dur bir dakika beylerin çaylarını vereyim, bizimkileri de alıp geleyim öyle konuşalım.
— Melike sen misafirimizi yalnız bırakma, ben tabak ve bardakları hazırlayayım. Ben içeri gidince abine söyle, babanların çaylarını versin!
— Gel bakalım Melikeciğim, nasılsın kızım?
— Teşekkür ederim Hatice teyze, elhamdülillah iyiyim, siz nasılsınız?
— Sağ ol yavrum, bende iyiyim.
— Selma gelmemiş, rahatsız mı yoksa?
— Bitirmesi gereken dersleri varmış, gelemedi, sana çok selam söyledi.
— Ve aleyküm selam, siz de selam söyleyin.
— Evet, çaylar da geldi, buyurun Hatice hanımcığım. Melikeciğim sen mutfakta çaylarla ilgilen!
— Olur anne.
— Nerde kalmıştık Hatice Hanım?
— Bu kızla başa çıkamıyorum diyordum. Laf söz dinlemiyor asi, ne söylesem itiraz ediyor. Bir iş söylesem oflayıp püflüyor. Nerde Melike gibi tamam diyecek kız, bilakis hiç oralı olmuyor, takıyor kulağına o zıkkımın kulaklığını, sabahtan akşama kadar bangır bangır müzik dinliyor. Selma’ya sorarsan biz onu hiç anlamıyormuşuz. Arkadaşlarıyla birlikte olmak istiyormuş, onlarla gezmek istiyormuş, eğlenmek onun da hakkıymış. Melike hiç böyle şeyler söylemiyor maşallah.
—Söylemez olur mu hiç. Bu yaşlarda çocuklar, kendi akranlarıyla birlikte olmayı, aileleriyle birlikte olmaya tercih ederler. Ana babalarının değil, arkadaşlarının düşüncelerine değer verirler. Onlar için önemli olan arkadaşlarının görüşleridir. Bizim kız Selma kadardı, bir gün geldi bana dedi ki, “Anne arkadaşlarım birbirlerine gidip geliyorlar. Beni de davet ediyorlar. Sen beni göndermediğin için artık onlar da beni çağırmıyor. Onlar sürekli gidip geldikleri için daha samimiler. Ben yalnız kalıyorum, ne olur bana da izin versen?” Kızıma önce, arkadaşlarından kimlerle samimi olmak istiyorsa onları bize davet etmesini söyledim. Böylece kızıma belli etmeden uygun arkadaşlar olup olmadığını görecektim. Melike bu teklifimi sevinçle karşıladı. Randevulaştıkları saatte arkadaşları bize geldiler. Ben onlar için yiyecek bir şeyler hazırladım. Birlikte oturdular, gülüştüler, zaman geçiriyorlardı. Ben arada bir şeyler bahane ederek yanlarına gidiyor, çaktırmadan kontrol ediyordum. Kızlardan bazıları erkek arkadaşlarından, bazıları makyajdan falan bahsediyordu. Genç kız bunlar... Hele de değerler farklıysa, neden bahsedecek, tabii ki olur olmadık konulardan bahsediyorlar. Bir ara işe dalmışım, fark etmedim kızlar birbirlerine makyaj yapmışlar. Bu arada Melike’ye de yapmışlar. Melike’yi yanıma çağırdım, bir şey soracaktım, bekliyorum, gelmiyor. Sonunda, eli yüzü kıpkırmızı geldi yanıma. Ne oldu sana dedim, kekeledi falan, üzerinde durmamış gibi yaparak namazını kılıp kılmadığını sordum. Birazdan akşam okunacak, herhalde ikindi namazını kılmışsındır dedim. “Şey, anne, arkadaşların yanından ayrılıp da, ben namaza gidiyorum diyemedim, hemen kılarım” dedi. Biliyorsun Haticeciğim, biz çok küçük yaştan beri ona namaz kıldırmaya alıştırıyoruz.
—Ben de onu soracaktım Nazancığım. Ben kıldıramıyorum. Söylüyorum, odasına giriyor, kıldım deyip çıkıyor. Bir gün gözetledim, kılmış gibi odasında oturuyor, sonra da sorunca kıldım diye yalan söylüyor.
— Aaa, bak bu konu çok önemli.
— Peki, Melike öyle söyleyince sen ne yaptın.
— Namaz konusunda yaptığını görmezlikten gelemezdim. Çok kızdım, hemen, ben arkadaşlarınla sohbet edeyim, sen git namazını kıl diye tembih ettim. Melike’nin arkadaşlarıyla sohbete başladım. Ne yazık ki, kızlardan hiç biri namaz kılmıyor. Bunlardan bazılarının anneleri de kılmıyormuş anladığım kadarıyla. Kızlara havanın karardığını, annelerinin kendilerini merak edebileceklerini uygun bir dille söylediysem de, kimse oralı olmadı. İşin tuhafı hiç kimsenin annesi de arayıp, kızım nerde kaldın demedi. O zaman kararımı verdim, kızımla arkadaş konusunu tekrar konuşacak, birlikte bir değerlendirme yapacaktım. Nihayet arkadaşları gittiler.
— Melike ne yaptı, kızmadın mı ona?
— Nasıl zaman geçirdiklerini, neler yaptıklarını, neler konuştuklarını sordum. Bana, “Sağ ol anneciğim, arkadaşlarımın gelmesi beni çok mutlu etti. Çok güzel bir gün geçirdim” dedi. Tabii çocuk daha, ona göre öyle olabilir; ancak gelecek tehlikeleri fark edemez. Bizler onların ana babaları olarak, tehlikeleri önceden görüp tedbir almazsak evlatlarımızı bu tehlikelere karşı uyarmaz, uyandırmazsak maalesef kaybederiz.
— Peki, ne yaptın.
— Kızımı karşıma alarak onunla konuştum. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
* * *
— Her ne kadar, arkadaşlarının gelmesi seni çok mutlu etse de benim mutlu olduğum söylenemez. Bazı şeyleri görmen için böyle bir şeye izin verdim. Şimdi sen bu arkadaşlarınla neler konuştun, anlat bakalım!
— Anneciğim Melisa’nın erkek arkadaşı varmış onu anlattı. Zeynep’e sınıftan bir oğlan telefon açmış. Melike yeni cep telefonunu gösterdi. Erkek arkadaşının ona attığı mesajları okuttu bize. Gelirken herkes makyaj malzemelerini getirmiş, birlikte makyaj yaptık. Benim olmadığı için benimle dalga geçtiler. Ben de kırılınca, “Neyse, hadi gel, sana bizimkilerden sürelim” dediler. Sen beni çağırınca yanına geç gelmemin sebebi, yüzümdeki boyaları yıkıyor olmamdı.
— Bu konuşulanlar ve yaptıklarınız, sence uygun davranışlar mı? Neyse, sen şimdi söyle bakalım, namazını kıldın değil mi?
— Sen kıl dedin ya, bende kıldım.
— Melike, özellikle namaz konusu hiçbir şekilde affedilemez. Bu konuda babanın ve benim ne kadar büyük bir hassasiyet gösterdiğimizi biliyorsun. Biz sana bu yaşına kadar ne söyledik, senden ne istedik: Ne şartta olursa olsun, hangi durumda olursan ol, aman kızım, namazın önceliğin olsun demedik mi? Sana küçük yaşından beri bunları anlatmadık mı, önemini söylemedik mi? Şimdi sen bana kalkmış, arkadaşlarının ayıplayacağından korktuğun için, yanlarından ayrılıp namaz kılamadığını söyledin. Başkalarının ne söyleyeceğini düşündün de, seni yaratanın sana ne söyleyeceğini düşünmedin mi? Ben buna çok üzüldüm, hiçbir şey beni bu kadar üzemez, hiçbir şey beni bu kadar hayal kırıklığına uğratamazdı. Babanın bu konuda haberdar olması, onun da eminim çok üzülmesine sebep olacaktır. Ne diyor büyüklerimiz, “Namaza mani olan işte hayır yoktur.” Namazına mani olan arkadaşlar da, senin arkadaşın olamaz. Onlardan hiç fayda gelmez. Bak benim güzel kızım! Biz senin ve ağabeyinin dışarıdaki kötülüklerden zarar görmenizi istemiyoruz. Zaten bu yüzden, televizyonu evden çıkardık, hatırlamıyor musun? Sizleri İslam ahlakıyla yetiştirmek bizim görevimiz. Allahü teâlâya borcumuz; çünkü Allahü teâlâ sizleri bizlere emanet verdi, biz de emaneti en güzel şekilde korumak zorundayız. Eğer emanete hıyanet edilirse bunun hesabı ahirette bizden sorulur. Eğer size öğretilenleri öğrendikten sonra, siz yapmazsanız, size de sorulur. Sonra nasıl cevap veririz? Çok iyi düşünmeni istiyorum güzel kızım. İyi arkadaşın nasıl olması gerektiği konusunda İslam âlimleri çok şey söylemişler. Peygamber efendimiz de, (İyi arkadaş sana Allahü teâlâyı hatırlatandır) buyurmuştur. Senin arkadaşların, bırak hatırlatmayı, unutturuyorlar. Şimdi tercihini iyi yap, çok iyi düşün! Bunlarla arkadaşlık yapmak sana ne kazandırır, ne kaybettirir. Ona göre kararını ver! Yarın anne olduğunda bana hak vereceksin; ama iş işten geçmiş olmamalı.
* * *
— Çok doğru ve çok güzel konuşmuşsun Nazancığım. Melike nasıl bir karar verdi, çok merak ettim.
— Aradan birkaç gün geçtikten sonra bana geldi. “Anne, seninle konuştuğumuz arkadaşlık konusu vardı ya, ben düşündüm, sen haklısın. Belki çok yalnız kalacağım; ama o arkadaşlar benim arkadaşım olamazlar; çünkü onlar çok yanlış ve uygun olmayan işler yapıyorlar, artık onlarla birlikte olmamaya çalışıyorum” dedi. “Aferin kızım, senden de bunu beklerdim. Yalnız kal, hiç arkadaşın olmasın daha iyi. Eğer istersen bundan sonra senin arkadaşın, sırdaşın, dostun ben olurum, seninle seve seve sırlarımızı paylaşabiliriz” dedim.
— Peki, ben ne yapacağım? Baksana, sen çok küçük yaşta başlatmışsın namaza. Ben çok geç kalmışım, arkadaşlarından ayrılmak istemezse, beni dinlemezse o zaman ne yapayım?
— Zararın neresinden dönülürse kârdır. Önce ana baba birliğini sağlayın, yani hemfikir olun ailede! Her şeyden önce niyetimiz Allahü teâlânın rızasını kazanmak olsun! Kızının ya da oğlunun yanlışlarına, ne sen, ne de baba arka çıksın! Bizde babamızın bütün bu olanlardan haberi vardır. Babamıza, çocukların bütün davranışları hakkında bilgi veririm. Babamız da sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi olan olay hakkında bir konu açar, büyüklerden, onların hayatından örnekler, nasihatler verir, bazen de İslam âlimlerinin kitaplarından arar, bulur, “Çocuklar, geçenlerde şurada bir şey okudum çok ilginç geldi” gibisinden o konuyu çocuklara okutur, hep birlikte dinleriz. Sonra üzerinde konuşuruz. Bunların çok faydası oluyor. Emanet ana babanın ikisine birden verilmiştir. Yeter ki, bunun emanet olduğunu ve hesabı olduğunu bilelim. Kızın seni dinlemek istemeyebilir; ama sabırlı ol, şefkatle ve güzellikle yaklaş, doğruları anlatmaya çalış! Kızacağımız şeyler, dünyalıktan çok ahirete ait işler olsun. Derslerinden zayıf aldığında nasıl kızıyoruz, namaz kılmadığında daha çok kızmalıyız. Kıldığında onu teşvik etmeli, aferin demeliyiz. Hatta öğrendiği ve uyguladığı şeylerde küçük hediyeler vermek iyi olur. İslam âlimlerinin hayatlarını okumak çok faydalı olur. Keşke mümkün olsa da ailece okuyabilseniz...
— Nerde Nazancığım, bizim bey gelir gelmez yemek yiyoruz. Çocuklar odalarına, ben mutfağa, adam da kumanda elinde televizyon karşısında oluyor. Bazı birlikte izlediğimiz diziler var. Ancak o dizilerde çoluk çocuk bir araya geliyoruz. Onda da televizyon izlendiği için oturup da sohbet edemiyoruz.
— Bak Hatice! Şu televizyon var ya, en büyük tehlike oradan geliyor. Ana babayı ve çocukları birbirinden ayıran, muhabbeti bozan hep o; ama bizim de suçumuz var; çünkü onun ne kadar kötü olduğunu bildiğimiz halde, evimize kabul ediyor, başköşeye geçiriyoruz.
— Haklısın, hem de çok haklısın. Çocuklarımıza kötü örnek oluyor. Çocuklar orda gördüklerini istiyorlar. Küçükken masum gibi görünen oyuncak, şeker, çikolata neyse; ama çocuklar büyüdükçe, lüks araba, ev veya benzeri şeyleri isteyince ve istekleri karşılanmayınca, ana babaya isyanlar, evden kaçmalar, ahlaksızlıklar, önü alınmaz, içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
— Allahü teâlâ, bu televizyon tiryakiliğinden sizi de kurtarır inşallah Haticeciğim.
— Sizde yok değil mi?
— Çok şükür bizde yok. Önceden vardı, ailece, daha çocuklar küçükken bir karar aldık, televizyonu evden çıkardık. Televizyon dışarı, huzur içeri dedik. Evden çıkarmadan olmuyor, aslında eve hiç sokmamak lazım. O köşede dursun, biz izlemeyiz diyemiyorsun. Mutlaka, ne var ne yok diye bir bakıyorsun, ondan sonra, o kanal bu kanal, bakmışsın ki saatler geçmiş, haydi yatalım diyorsun. Hak teâlâyı ve vazifelerini unutturuyor insana. Uyuşturuyor, akla bile gelmiyor vazifelerimiz. Eee, sen yapmayınca çocuğuna da yap diyemiyorsun; çünkü seni dinlemiyor. En iyisi hiç eve sokmamak...
— Doğru söylüyorsun, aynen öyle oluyor, adam elinde kumanda uyuya kalıyor. Kaldırana kadar bir hal oluyorum. Oradan kalkınca doğru yatağa tabii, vazife falan kalmıyor.
— Bak, gördün mü? Önce kendimiz örnek olalım. Biz evden çıkarttık çok şükür, huzura kavuştuk. Onun başında geçen zamanımızı, artık ailece sohbet ederek, evlatlarımızla ilgilenerek geçirmeye çalışıyoruz. Zaten şunun şurasında ne kadar birlikte olacağız ki, hepsi kısmet olursa evlenip yuvadan uçacaklar. Şimdi biz ilgilenelim, onları dinleyelim ki, yaşlanınca da onlar bizi dinlesinler, öyle değil mi? Ne ekersen onu biçersin.
— Haklısın Nazan Hanımcığım. Sohbete daldık, saat kaç oldu, biz müsaadenizi isteyelim. Allahü teâlâ razı olsun, Allah herkese sizin gibi dostlar versin, çok iyi oldu bu konuştuklarımız. İnşallah biz de bir yerinden yakalarız doğruyu. Ben seni son durumdan haberdar ederim, haydi hakkını helal et! Allaha ısmarladık.
— Rabbim yardımcınız olsun, selametle güle güle... Z. Alkan
Huzurlu Bir Yuva İçin
     Saatlerdir, ıslak tenha sokaklarda elleri cebinde yürüyordu. Hava soğuk değildi; ama üşüyordu. Yağmurluğunun önünü sıkıca kapattı. Biraz daha büzüldü, yoksa üşüyen kendi değil de yüreği miydi? Gözyaşları yağan yağmura karışıyor, sanki sokaklarda akan küçücük dereler gözyaşlarıyla birleşince daha bir ıslatıyor, daha bir üşütüyordu insanı. (Neden) dedi kendi kendine, (Oysa birbirimizi çok sevmiştik, söz vermiştik, hani hiç üzmeyecektik birbirimizi. Evliliğimize karşı çıkanlar olmuştu. Ne kadar bekledik, gönülleri olsun, bu evliliğe rıza göstersinler diye. Şimdi ne oldu da, her şey tersine gidiyor, herkes kendi ailesini kabul ettirmeye çalışıyor. Azıcık anlayış gösterse anneme, her dediğine olur deyiverse ne olur. Benim annemi istemiyor; ama ben ona ve kardeşime bakmak zorundayım, anlatamıyorum bunu. Neden anlaşamıyorlar, anlamıyorum.)
***
     Hiç bu kadar şiddetli olmamıştı tartışmaları. Bir iki bağrışırlar, geçer giderdi; ancak bu sefer artık dayanamadı Ayşe. O da, sesini yükseltip beyine söylemeye başladı. Zaten problemlerini hiçbir zaman, sakin sakin konuşarak halledemediler; çünkü Ayşe konuşamıyordu, anlatamıyordu. Ne zaman anlatacak olsa, boğazına bir şeyler tıkanıyor, gözlerinden yaşlar boşanıyor, lafa nereden başlayacağını bilemiyor, konuşma daha başlamadan bitiyordu. Bu durumu bildiği için hiç konuşmuyor, sadece tepkilerini susarak, suratını asarak, hızlı hızlı iş yaparak belli ediyordu. 2 yaşında olan oğulları Mehmet ise, durumdan habersiz, bağrışmalara sıçrayarak veya ağlayarak katılıyor, çocuğun bu tepkisi, birinin çocuğu alarak başka bir odaya gitmesiyle bitiyordu. Ama bu sefer, kimse öfkesinden Mehmet’in ağlamalarını duymamıştı. Hanımına sert bir hareket yapmaktan korkan Sedat, kapıyı hızla çarparak dışarı gitti.
Sedat, bu halde ne kadar yürüdüğünü bilmeden, yağmurdan sırılsıklam olmuş bir halde otobüs durağında beklerken, önünde gri bir araba durmuş, şoför mahallindeki kişi, Sedat diye seslendi. Sedat, sesin geldiği pencereye doğru eğilerek baktı. Sesin sahibi gelmesini istiyordu, hiç düşünmeden arabaya bindi. Arabadaki kişi, en çok sevdiği arkadaşı Abdullah abi idi.
— Selamünaleyküm Abdullah abi.
— Ve aleykümselâm Sedat kardeşim. Ne bu hal, ne bu dalgınlık? Birkaç kere seslendim de ancak duyurabildim sesimi yahu! Hayırdır, bu yağmurda ne işin var dışarıda? Sırılsıklam olmuşsun. Çıkar montunu, bende kaloriferi çalıştırayım da, biraz ısın!
Zaten dokunsan ağlayacak olan Sedat, hiçbir şey söylemeden denileni yaptı.
— Sen hiç iyi görünmüyorsun. Ne oldu, anlatsan belki bir yardımım dokunur.
Sedat daha fazla dayanamadı, bıraktı kendini, ağlıyordu. Biraz sakinleşince Abdullah abiye baktı:
— Abi öyle bunalmıştım ki. Allahü teâlâ seni karşıma çıkardı.
— Ne demek Sedatcığım, arasaydın yine gelirdim. Nedir seni bu kadar üzen, anlat bakalım! Ama dur, önce abdest alıp akşam namazlarını bir camide kılalım, bu konuşma uzayabilir.
Sedat, tabii, iyi olur anlamında başını salladı.
— Ben de, namaz için eve yetişemeyeceğimi anlayınca, bir cami bulmak için bakınıyordum. Biliyorsun eskiden ben de, buralarda oturuyordum; ama buralar çok değişmiş. Camiyi bulmak için epey sokak dolaştım. Hadi in bakalım, geldik camiye. Bak şadırvanı alt katta. Şu benim montumu al, seninki epey ıslanmış. Hasta olup da, bir de bunun için üzme bizi!
Sedat, Abdullah abinin montunu almak istemediyse de, ısrara dayanamayıp giymek zorunda kaldı. İyi ki kabul etmişti; çünkü sinirleri bozulmuş olduğu için hem üşüyor, hem de titriyordu.
Abdestlerini alıp cemaatle namazlarını kıldılar. Uzun uzun dua etti Sedat. (Allah’ım, yuvama dirlik, huzur, hanımıma ve bana İslam ahlakıyla ahlaklanmayı nasip et, İslamiyet’e uygun yaşamayı nasip et! Dualarımı sevdiklerin hürmetine kabul et!) diye dua etti.
Namaz bitip arabaya bindiklerinde Sedat rahatlamış, kalbindeki öfke dağılmış, sakinlemişti.
Bir lokantanın önünde durdular.
* * *
— Haydi, ben acıktım Sedatçığım. Acıkınca şekerim düşüyor, aklım çalışmıyor sanki. Bir şeyler yiyelim, hem de sohbet edelim, özlemişim seni yahu…
— Abdullah abi, seni de üzdüm, evdekiler beklerler, ben mani olmayayım. Eve gidelim. Ben şuradan bir otobüse atlarım, sen de eve gidersin…
— Olmaz kardeşim. Acıkınca şekerim düşer benim, hem ben evdekilere telefon ettim, haber verdim. Haydi, şimdi bir şeyler yiyeceğiz, hiç itiraz istemiyorum.
— Ne diyeyim, peki o zaman…
— Hah şöyle, ne demişler, peki de kazan, aferin sana!
Garsona yemekleri söyleyip masaya oturdular.
— Anlat bakalım, seni bu havada sokak sokak dolaştıran ve sırılsıklam yapan sebep nedir?
Sedat önce kekeledi, sonra anlatmaya başladı.
— Abi, bizim hanımla atıştık biraz.
— Olabilir, her evde olağandır, bunun için sokaklarda ıslanmaya değer mi?
— Abi bu seferki az uz bir tartışma değildi, eğer kapıyı çarpıp çıkmasaydım yanlış bir hareket yapabilirdim.
Sedat evdeki sıkıntıları, sebeplerini bir bir anlattı. Onu dikkatlice dinleyen Abdullah abi:
— Sedat biliyorsun, biz yeni kayınpeder olduk. Bizim oğlanı evlendirmeden önce onunla yaptığım konuşmaları sana anlatayım, bir dinle. Oğlumu karşıma alıp sordum, dedim ki:
— Geçen annenle konuşuyorduk, ikimiz de senin artık evlenmen gerektiğini, zamanının geldiğini hatta geçmekte olduğunu düşünüyoruz, sen ne dersin bu işe?
— Siz nasıl uygun görürseniz babacığım.
— Sen nasıl bir hanım istersen, söyle de annen öyle bir hanım kıza baksın?
— Babacığım, siz daha iyi bilirsiniz; bildiğiniz gibi, ben dinini bilen, dini görevlerini yerine getiren, ahlaklı, harama helale dikkat eden, kendini haramdan muhafaza etmiş, temiz bir ev hanımı olmasını isterim.
— Peki, onun kendini haramdan muhafaza etmiş olmasını beklerken sen kendini haramdan muhafaza ettin mi? Biliyorsun ki kendisi iffetsiz olanın ailesi ve çocukları da iffetsiz olur. Seçeceğin hanımın dini vecibeleri yerine getirmekte hassas olmasını bekleyen, kendi de dini vazifeleri yerine getirmekte çok daha hassas davranmalı; çünkü aile reisi babadır. Sen ön tekersin, ön teker nereye, arka teker oraya gider.
— Doğru söylüyorsunuz babacığım, bizleri iyi yetiştirmek için bu zamana kadar çalışıp uğraştınız; ama sizi temin ederim ki, haramdan ben de kendimi korumak için çok çaba sarf ettim. Ancak zamanımızın durumu malumunuz, bilmeyerek olanlar için tövbe ediyorum. Bunları siz öğretmiştiniz.
— Peki, evladım sen kendini bir başkasının sorumluluğunu alabilecek, bir aileyi sevk ve idare edebilecek durumda görüyor musun?
— Allahü teâlânın bize vereceği rızkı kazanmak için çalışıyoruz; ancak takdir neyse, o kadar elimize geçer.
— Amenna, ben rızık kaygısıyla sormadım. Aile reisi olarak dinimizin erkeğe yüklediği vazifeleri biliyor musun onu öğrenmek istedim. Yani evin nafaka temininin helal olarak kazanılması, alış veriş işlerinin erkek tarafından yapılması, hanımın hakkına riayet edilmesi ve doğacak evlatlarının terbiyesi, onların korunup gözetilmesindeki sorumluluklar... Bunlar zor şeyler. Dinimiz bütün bunları erkeğin omuzlarına yüklemiştir. Bu sorumluluklarının bilincinde olarak hareket edersen iki cihan saadetine erer ve erdirirsin.
— Dinimizin erkeğe ne tür vazifeler verdiğini öğrenmiştik babacağım. Ancak şimdi bir kere daha dikkatli olarak tekrar etmek lazım geldiğini anlıyorum.
* * *
Neyse bizim hanım aradı sorup soruşturduk. Gitti, gördü, sonunda oğlanın da kabul ettiği bir kız bulundu. Oğlanı düğünden birkaç gün önce karşıma alarak bazı tembihlerde bulunmak ihtiyacı hissettim, ne de olsa gençtir, cahildir dedim:
— Oğlum, bir iki gün sonra düğünün olacak ve sen artık kendi ailenin reisi olarak hayatına devam edeceksin. Unutma ki, bu ev her zaman sana ve senin ailene açıktır. Sen bizim her zaman evladımızsın, her iki görev birden seni beklemekte. Evlatlık ve aile reisliği... İki görev, iki aile, hatta üç aile…
— İkisini anladım da üçüncüsü nedir onu anlayamadım babacığım.
— Bir kendi ailen, iki bizimle olan aile, üç hanımının ailesi… Üç aileyi de çok güzel idare etmelisin, üç aileyi karşı karşıya getirecek durumlardan çok sakın! Hanımının hakkını gözet, onu sakın incitme, onu incitirsen bizi ve onun ailesini de incitmiş olursun. Hanımınla iyi geçinmek istersen, hep kendini kusurlu görmeli, (Ben iyi olsaydım, o böyle olmazdı) diye düşünmeli. Hanımının iyiliğini, iffetini Allahü teâlânın büyük nimeti bilmeli. Onun huysuzluklarına iyilikle muamele etmeli, iyiliği çoğalıp, her işi seve seve yapınca, ona dua etmeli ve Allahü teâlâya şükretmeli; çünkü uygun bir kadın büyük bir nimettir. İyi davranmak, sadece hanımı üzmemek değil, onun verdiği sıkıntılara da katlanmaktır. İyi müslüman olmak için hanımla iyi geçinmek şarttır. Kur'an-ı kerimde (Onlarla iyi, güzel geçinin) buyuruldu. Hanımı üzmek doğru değildir; fakat burada dengeyi iyi kurmalı, idareyi hanıma vermemeli. Yani üzülecek diye her istediğine veya yerli yersiz isteklerine de boyun eğmemeli. Bak oğlum, ola ki annen veya kız kardeşin, hanımın hakkında sana bir şeyler söylerlerse onların sözlerine bakıp hanımına kötü davranmayasın. Onları dinler, (Ben hanımla konuşurum, siz bir şey söylemeyin şimdilik) gibi sözlerle idare edersin.
Annen ve kız kardeşin için hanımının söylediklerine karşı da uyanık olmalı, anaya yapılan eziyete hiçbir suretle göz yummamalısın! Sen ana babaya hürmet et ki, hanımın ve çocukların da, senden gördüğü gibi saygı göstersin. Ana-babaya, kayınvalide ve kayınpedere hürmet, hizmet edilmesi birinci vazife olmalı! Büyüklerin rızasını, duasını almaya çalışmalı, hayır dualarını, büyük kazanç bilmeli. Bunlara riayet eden, dünyada da, ahirette de mutlu olur. Hanımına annen ve ablan için, anne ve ablana da hanımın için güzel sözler söyleyerek birbirlerine yaklaştırıp muhabbetlerini sağlayabilirsin.
Hanımının salih olan akrabasını misafir et, onları iyi karşıla! Hanımının ana babasına yapacağın ikramda cömert ol! Onlarla güzel güzel sohbet et, uygun bir dille emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulun; uzak yerden gelmişlerse, istediğiniz kadar kalın de! Onların kalplerini kazanmaya, hayırlı dualarını almaya çalış! Senin ve hanımının akrabalarından fâsık olanlar, hanımının dinini, ahlakını bozmak isteyenler varsa, onları evine alma ve onların evlerine gitme! Onlarla görüşme ve hanımını da görüştürme; fakat onlara da ve hiç kimseye sert davranma, münakaşa etme, fitne çıkmasına sebep olma! Din ve dünyalarına zarar gelecek şeylerden sakın! Herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dilli ol!
Kadınların kalpleri ince ve nazik olduğundan, birbirine haset edenleri çoktur. Bu bakımdan, özellikle yeni evlilik zamanlarında, uyanık ol, kadınların, hanımını çekiştirmesine aldanma, böyle şeyler söylenmesine fırsat verme, böyle sözlere kanıp hanımını incitme!
Aklı olan karı koca, birbirini üzmez. Hayat arkadaşını üzmek, incitmek, ahmaklık alametidir. Zalim, huysuz kimsenin hayat arkadaşı devamlı üzülerek sinirleri bozulur. Sinir hastası olur. Sinirler bozulunca, çeşitli hastalıklar hâsıl olur. Hayat arkadaşı hasta olan bir eş, mahvolmuş, saadeti sona ermiş demektir. Eşinin hizmetinden, yardımlarından mahrum kalmıştır. Ömrü, onun dertlerini dinlemekle, ona doktor aramakla, ona alışmamış olduğu hizmetleri yapmakla geçer. Bütün bu felaketlere, bitmeyen sıkıntılara kendi huysuzluğu sebep olmuştur. Dizlerini dövse de, ne yazık ki, bu pişmanlığının faydası olmaz. O halde, hayat arkadaşına yapılacak huysuzluğun, işkencenin zararı kendine olur. Ona karşı, hep güler yüzlü, tatlı dilli olmaya çalışmalı! Bunu yapabilen, rahat ve huzur içinde yaşar, Rabbinin rızasını da kazanır, dünyada da, ahirette de mutlu olur. İşte oğlum sana bu nasihatlerim aslında, İslam âlimlerinin sözleri, dinimizin emirleridir. Kim ki, dinin emirlerini yapar, hem vallahi, hem billahi, iki cihanda da rahat eder.
* * *
— İşte oğluma böyle nasihat etmiştim. Sözün özü, büyüklerin sözüdür Sedat, bilmem anlatabildim mi? Senin yapacağın da, aynı büyükler gibi yapmak kusurları örtmek ve affetmek bundan sonra da büyüklerin söylediği gibi davranmaktır. Şimdi gidiyoruz, giderken hanımına bir şey al, çiçek, tatlı, ne olursa... Onun gönlünü al, göreceksin, dönüp senden özür dileyecektir. Sana anlattıklarım kitaplarda yazıyor, birlikte okuyun ve niyetlerinizi düzelterek yolunuza, büyüklerin yoluyla devam edin inşallah. Evin reisi olarak huzurlu yuvaların devamı ve dinimizin yaşanması için çalışmalıyız.
* * *
Sedat rahatlamış, aklından, yaptığı yanlışları düzeltmeye başlamıştı bile. Karar verdi, ailesini aynı Abdullah abisinin dediği gibi güzellikle sevk ve idare edecek, mutlu, huzurlu bir yuva için gereken fedakârlığı gösterecekti. Z. Alkan
Kurtulmak İçin!
     Abdullah, sabah namazı kılmış, dua ediyordu. “Ya Rabbi” dedi “Bana helalinden hayırlı, bol rızık ihsan eyle, evlatlarıma ve hanımıma helalinden nafaka getirebilmem için, bana güç, kuvvet, sağlık, sıhhat ve kazancıma bereket ihsan eyle. Senin dinine ve kullarına hizmet etmeyi nasip eyle!” Duasını henüz bitirmişti ki hanımı seslendi:
— Bey geç kalacaksın, haydi kahvaltıya gel!
— Geldim hanım geldim. Oh, mis gibi koktu mübarek tarhana, bayılırım.
Hanımı gülümsedi:
— Biliyorum, sen seviyorsun diye yaptım. Haydi, buyur afiyet şifa olsun!
— Allahü teâlâ razı olsun hanım, ellerine sağlık.
— Bey, vakit geldi, geç kalmadan çık istersen.
— Haklısın hanım, haydi Allah’a ısmarladık.
— Selametle, güle güle! Allahü teâlâ kolaylık ihsan eylesin, işini, gücünü rast getirsin.
* * *
Abdullah, gazete dağıtıcılığı yapıyordu. İki çocuğu vardı. Çok saliha, bir o kadar da kanaatkâr bir hanımı vardı. Gazete dağıtıcılığından çok bir şey kazanmıyordu aslında. Kalan zamanlarında, bozulmuş elektrikli aletlerin tamirini yapıyor, geçinip gidiyorlardı. Şimdiye kadar ailesinin isteyip de, onun alamadığı hiçbir şey olmamıştı. Hoş, hanımı da beyini zor durumda bırakacak hiçbir şey istememişti şimdiye kadar. Hep ellerinde olanla yetinmeye çalışıp, dünyalığa fazla değer vermemiş, beyinin getirdiğine razı olmuş; hatta üç beş kuruş da bir kenara koyabilmişlerdi. Kim bilir, belki bereketi çoktu kazandıkları paralarının.
* * *
Abdullah, gazete dağıtım bürosundan, abonelerin gazetelerini alarak dağıtmaya başladı. Dağıtım bittiğinde her zaman uğradığı, bakkal Hasan efendinin gazetesini de bıraktı. Biraz onunla sohbet ettiler. Hasan Efendi bu sohbete alışıktı ve her gün aynı saatlerde Abdullah’ı bekler, sohbet ederken içecekleri çayı bile hazır ederdi. O gün de öyle oldu, sohbet ve çaydan sonra büroya gitmek için bakkaldan çıktı. Bakkalın karşı kaldırımında, saçı başı dağınık, pejmürde kılıklı birinin oturduğunu gördü. Aynı kişi, bir gün önce de aynı yerde oturuyordu. İçinden, “Elimde gazetem arttı. Allah rızası için, bu gazeteyi şu garibe vereyim” diye geçirdi. Adamın yanına yaklaşarak:
— Selamün aleyküm bey abi. Bu gazete size hediyem olsun, diyerek gazeteyi uzattı.
— Ve aleyküm selam, sağ olasın, diyerek başını kaldırdı ve gazeteyi alarak tekrar kendi düşünceli dünyasına döndü adam.
Abdullah, büroya gidene kadar bu adamı düşündü. Neydi onu böyle kaldırım kenarında oturtup düşünceler deryasına salan. Kim bilir ne derdi vardı. Rabbim herkese kolaylıklar versin diyerek büroya geldi, kalan gazeteleri büroya bırakarak eve döndü.
Sonraki birkaç gün hep aynı şeyler tekrar etti. Abdullah, bakkaldan çıktıktan sonra karşı kaldırıma geçiyor ve orada oturan adama bir gazete verdikten sonra büroya gidiyordu. Bir gün bakkal çıkışı, her zaman oturduğu yerde göremedi adamı. Merak içinde, ne oldu acaba, neden yok diye düşünürken, bir evin penceresinden kendine seslenildiğini duydu. Sesin geldiği tarafa baktı. Adam Abdullah’a seslendi:
— Dağıtıcı kardeş, işin bitince bize gel, seni kahvaltıya bekliyorum.
Abdullah kendisine seslenenin, kaldırımda oturan kişi olduğunu görünce şaşırdı. Daha yeni tanışmışlardı ve kendisini kahvaltıya çağırıyordu. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini şaşırdı.
— Benim işim uzun sürer efendim, beni beklemeyin!
— Olsun. İşin ne zaman biterse o zaman gel. Seni mutlaka bekliyorum.
— Madem ısrar ediyorsunuz peki efendim.
Gazeteleri büroya bırakan Abdullah, merak içindeydi. Yol boyu, ne oldu da bu adam beni çağırdı, ne yapacak, ne isteyecek acaba gibi sorular kafasında dolaşıp durdu. Sonra sanki sorulara cevap bulmuşçasına, “Tabii ya, neden daha önce aklıma gelmedi? Gazeteye abone olmak için beni çağırıyordur” diye düşündü. Kendi kendine verdiği bu cevap, onu neşelendirmiş, rahatlatmıştı. “Eli boş gidilmez, bizim bakkal Hasan Efendiden bir ekmek alayım da, öyle gideyim bari” diye geçirdi içinden. Bakkaldan aldığı ekmeği bir poşete koyarak kapıyı çaldı.
— Hoş geldin, geç içeri dağıtıcı kardeş! Gel, biz de kahvaltı için seni bekliyorduk.
— Hoş bulduk efendim. Şey, gelirken ekmek almıştım, sıcakmış da, buyurun!
— Zahmet etmişsin, sofraya buyur. Kusura bakma, sana yalnız bir kuru ekmek ve zeytin ikram edebiliyoruz. Aslında daha mükellef bir sofra olmasını isterdik ancak…
— Estağfurullah efendim. Ne demek, biz de böyle kahvaltı ederiz, üstelik çok da severiz zeytin ekmeği.
— Seni niçin çağırdık, biliyor musun?
— Gazeteye abone olmak için mi?
— Şey aslında başka bir şey için çağırdık; ama tabii abone de olacağız gazetemize. Neyse, haydi hem kahvaltımızı yapalım, hem de sohbet edelim.
Bir taraftan kahvaltı ediyorlar, bir taraftan da sohbet ediyorlardı.
— Bu arada benim adım Mahmut, senin adın nedir?
— Benim adım Abdullah efendim.
— Abdullah kardeş, aslında biz hanımla sana teşekkür etmek için çağırdık. Sana çok şey borçluyuz.
— Ben mi? Ben ne yaptım ki efendim?
— Ne mi yaptın? Hayatımızı değiştirdin. Daha ne yapacaktın?
— Hayrola hayatınızı nasıl değiştirdim?
— Evimize huzur getirmek suretiyle… Bana verdiğin ilk gazeteyi hatırlıyor musun? İşte her şey o gazeteyle başladı. Yaklaşık 8–9 aydır işsizdim. Hanımla bu yüzden sık sık atışıyorduk. O bana bir iş bulamadığım için kızıyor, ben ise iş için başvurduğum kapılardan hep eli boş dönüyordum. Büyük bir boşlukta, ne yapacağını şaşırmış halde, bunalımlar içinde, her gün eve erken gelip hanımın sözlerini duymaktansa kendimi sokağa atıyor, o gördüğün kaldırımda sabahtan gece geç saatlerine kadar oturuyor, sonra geç saatte eve gelerek hemen yatıyordum. İşte öyle bir günde, geç saatte eve geldim. Senin verdiğin gazeteyi masanın üstüne bırakarak, hanımın söylenmelerine fırsat vermeden yattım. Ertesi gün erkenden, yine kaldırım kenarında iş için nereye gitsem diye düşünüyordum. Hanım evde senin verdiğin gazeteyi açmış defalarca okumuş. Neyse, ben eve yine geç geldim. Tabii senin verdiğin gazeteyle... Kendimi işiteceğim sözlerden nasıl kurtaracağım diye düşünürken kapıyı açan hanımım beni güler yüzle, “Hoş geldin efendi, aç mısın, sana çorba yaptım” diyerek karşıladı. Ben hanımın dırdırından nasıl kurtulacağım, yine iş bulamadım diye düşünürken, hanımın böyle karşılaması beni şaşırttı. Herhalde benimle alay ediyor, daha fazla sinirlerimi bozmadan yatayım dedim. Elimdeki gazeteyi masanın üzerine bırakıp, bir şey söylemeden yattım. Sonraki günlerden birinde, başvurduğum bir fabrikadan “Yarın gel, işe başla” dediler. Çok sevindim. Erkenden eve döndüm, hanım ne söylerse söylesin, ne kadar dalga geçerse geçsin, nasıl olsa iş buldum artık diyerek eve geldim. Hanım yine beni güler yüzle kapıda karşılayarak, “Hoş geldin evimin efendisi, nasılsın, aç mısın, sofrayı hemen hazırlayayım mı?” dedi. Hanımın uzun süredir böyle davranınca, alay etmek için olmadığını düşünerek, konuşmaya başladım.
* * *
— Yahu hanım, sana birkaç gündür bir şeyler oldu. Önce benimle dalga geçtiğini düşünüyordum; ama sen böyle davranmaya devam edince samimi olduğunu anladım. Sahi kafanı bir yere mi çarptın, ne oldu sana?
— Sana işin gerçeğini anlatayım mı? Ama önce otur ve getirdiğin Türkiye gazetesinin orta sayfasını oku dedi.
— Okudum ne olacak?
— Dikkatlice bir kere daha oku. Ben tam 4 defa okudum.
— Evet, okudum.
— Şimdi, sonraki günün gazetesini sana veriyorum yine orta sayfadaki şu yazıyı oku. Anladın mı bey? İlk gün, “Kocanın hanımı üzerindeki hakları” yazısını okuyunca neye uğradığımı şaşırdım. Tekrar tekrar okudum. Meğer ben sana ne kadar yanlış davranmışım, ne kadar zulmetmişim. Yalvarırım, bana hakkını helal et!
— Hanım, ben de ertesi günkü gazetede, “Hanımın kocası üzerindeki hakkı” yazısını okuyunca aynı şeyleri düşündüm. Sen de bana hakkını helal et! En iyisi, birbirimize haklarımızı helal edelim, bir daha da birbirimizi üzmeyelim. Hem biliyor musun, iş buldum, yarın gel başla dediler.
— Bey çok sevindim. Sana bir şey söyleyeyim mi? Ben ne yaptım, biliyor musun? Namaza başladım. Alt kattaki teyze öğretti bana. Kur’an-ı kerim de öğretecekmiş.
— Çok şükür Rabbimize... Evimize huzur geldi, ben de namazlarımı kılmaya başlayacağım.
— Mahmut Bey, ne düşünüyorum biliyor musun? Senin şu dağıtıcının verdiği gazete var ya, bize bereket ve huzur getirdi. Ne dersin, madem işe de başladın, gazeteye abone olalım mı?
— Hanım daha dur bakalım. Daha başlamadım, hem nasıl öderiz parasını?
— Allah büyüktür bey, öderiz inşallah. Böyle “huzur veren bir gazeteyi” alınca, Allahü teâlâ bunun vesilesiyle, evimize bereket de ihsan eder inşallah. Maaşını aldığında da, güzel bir sofra hazırlayıp senin dağıtıcıyı da kahvaltıya çağıralım, hem abone olalım, hem de teşekkür edelim bize getirdiği huzur için, ne dersin?
— İnşallah hanım. Hele maaşı bir alalım da...
* * *
— Bundan 3–4 gün önceydi Abdullah kardeşim. Ekonomik krizden dolayı fabrika kapandı. Biz de maaşları alamadık; fakat hanım, “Niyetimizi bozmayalım. Biz ne yiyorsak o da ondan yer. Hem böyle bir gazetenin dağıtıcısı elbette insanlarda kusur aramaz, bizi hoş görür” diyerek ısrar etti. Şimdi işsizim; ama huzurluyum elhamdülillah. Dinimizi öğreniyor ve yapmaya çalışıyoruz, hanımım da kapanıp dini görevlerini yerine getiriyor. Şükürler olsun. İşe gelince, Rabbim bir kapıyı kaparsa elbet bir başka kapıyı açar. İşte böyle Abdullah kardeşim. Şimdi senden ricamız, bize de her gün bir gazete bırakman ve dua etmen. Biz sana hep dua edeceğiz.
— Efendim anlattıklarınız ne kadar güzel şeyler, inşallah hepimiz kurtulanlardan oluruz. Size gazete getirmek beni çok mutlu eder, hem de sizi sık sık görmüş olurum.
* * *
Abdullah artık her gün bir gazete de Mahmut Beylerin evine bırakıyordu. Ara sıra görüşüp sohbet ediyorlardı. Mahmut beyin eski çalıştığı fabrika kapanmış, yerini büyük bir market satın almıştı. Marketin sahibi, kendisinin markette çalışmasını istemiş, zamanla dürüstlüğü ve güzel ahlakı sebebiyle market hissedarlarından olmuştu.
Mahmut Bey artık etrafında itibar sahibi yani saygın, beğenilen, sözü dinlenen, birisiydi. Çevresindeki arkadaşlarını da gazeteye abone yapmış, Abdullah’ın gazete abone sayısı bir hayli artmıştı. Mahmut Beyler, maddi ve manevi olarak birçok nimetlere kavuştular; ama geldikleri yeri ve gazetelerini, bir de Abdullah ve ailesini hiç unutmadılar. Hatta onlarla komşu olmak için Abdullahların yakınından ev aldılar. Yani kurtulmak için, kurtulanlarla beraber oldular. Z. Alkan
Kârlı Bir Alış Veriş
     Makbule hanım, bir taraftan bulaşık yıkıyor, bir taraftan da düşünüyordu. Kızı Betül, eşyaların tozunu almakla meşguldü.
— Betül, kızım, ne yapıyorsun, gel hele bak, ne diyeceğim sana...
— Efendim anne? Toz alıyordum, geliyorum, buyur anneciğim.
— Kızım, diyorum ki, yarın seninle çarşıya çıkalım, sana ve bana pardösü, etek falan bakalım, ne dersin?
— Gerçekten mi? Ne iyi olur anneciğim, ihtiyacımız da vardı; ama babam ne der acaba?
— Ben babanla önceden konuşmuştum, maaşı aldığında biraz para vermişti bir şeyler almamız için. Yarın gitmek için izin alalım.
— Ay anne, çok sevindim, sıkılmıştım, değişiklik olur.
— Hadi o zaman, bu günden işlerimizi bitirelim, bir de yarının yemeğini hazır edelim. Eğer yarın gidecek olursak, döndüğümüzde her şeyimiz hazır olsun, o yorgunlukla kalkıp yemek falan yapamayız. Hadi bakalım iş başına. Sen temizlik işlerini hallet, ben de yemekleri.
— Tamam, anneciğim, benim işim zaten az kalmıştı. Ben devam edeyim.
     İş dağılımı yapılmış, herkes işinin başında yarına iş kalmaması için çalışmış, bir hayli de yorulmuşlardı. Akşam Faruk Bey işten dönmüş, kapıyı çalıyordu.
— Hoş geldin bey.
— Selamün aleyküm hanım.
— Ve aleyküm selam bey. Hoş geldin. Nasılsın, aç mısın, sofra hazır hemen oturalım istersen.
— Hanım, dur hele, bir üstümüzü değiştirip ellerimizi yıkayalım, yeriz yemeği. Hem bu acele niye, bir yere mi gideceğiz?
— Yok bey, kusura bakma. Biz çok acıktık da. Bütün gün, iş güç… Yemek yememiştik, sen de gel de birlikte yiyelim diye.
— Ya, demek çok yoruldunuz? Neler yaptınız bakalım? Hadi oturun sofraya.
— Betül kızım, baban oturuyor sofraya, yemekleri getirebilirsin.
— Tamam anneciğim, hemen getiriyorum.
— Getir kızım, bakalım ne yapmış benim kızım babasına.
— Bugün ben yapmadım yemekleri babacığım, annem yaptı. Sen onun tarhanasını çok beğeniyorsun ya, bir de patates oturtma var.
— Ooo, ziyafet var anlaşılan. Hayırdır, misafir mi gelecek, yoksa bir şey mi istiyorsunuz, söyleyin bakalım.
— Aşk olsun babacığım, biz sana sevdiğin yemekleri, bir şey isteyeceğimiz zaman mı yapıyoruz, kırılıyorum ama…
— Takılıyorum canım, kırılma hemen! Hadi, ver bakalım tarhanamı da, başlayalım artık.
     Yemek yenmiş, sofra kalkmış, Betül bulaşıkları yıkıyordu. Makbule Hanım, tam zamanı diye düşündü ve konuyu açtı.
— Bey diyorum ki…
     Sanki bu sözleri bekliyormuşçasına, gazetesinin üzerinden gülerek hanımına baktı Faruk Bey:
— Demek sonunda söyleyeceksiniz ne istediğinizi, söyle bakalım hanım!
— Aman bey seninle de bir şey konuşulmaya gelmiyor.
— Söyle hatun, söyle! Şaka yapıyorum, kızma canım, latife hepsi…
— Eğer izin verirsen, yarın çarşıya çıkalım diyoruz. Pardösü, etek falan bakalım kendimize. Hadi ben neyse de, Betül’e bir şeyler alalım, genç kız ne de olsa.
— Bu muydu diyeceğin hatun? Bunun için mi dolaştırıp duruyordun lafı?
— Evet bey. Ne dersin?
— Elbette hatun, iyi olur. Zaten sana bunun için para vermemiş miydim, izin almaya gerek yok.
— Öyle söyleme bey. İzin almadan olmaz. Geçen gün Betül kitapta okudu. Bir hanım beyinden izinsiz bir yere giderse, dönene kadar melekler ona lanet edermiş. Elbette senin rızan önemli, sen istemeseydin, razı olmasaydın, gitmezdik.
— İşte benim hatunum. Senden de bu cevap beklenirdi zaten. Sizin gibi dinin emirlerine dikkat eden bir ailem olduğu için çok şükrediyorum Rabbime. Allahü teâlâ razı olsun sizden!
Ama sen her zaman izinlisin, bir kere genel izin alman yeter. Senin kötü yerlere gitmeyeceğini bilirim. Her seferinde izin almaya gerek yok. Böyle yapmak da dinimizin emrine uygundur.
Elinde çay tepsisiyle odaya giren Betül, konuşulanları duymuştu.
— Babacığım, Allahü teâlâ asıl senden razı olsun! Elbette senden izin alarak gideriz. Çünkü sen bizi haramdan ve kötülüklerden korumaya çalışıyorsun.
— Maşallah benim güzel kızıma, ne de güzel anlamış. Şimdi ben bu kıza neler almam. Değil mi benim güzel kızım?
— Teşekkür ederim babacığım.
    Sabah hep birlikte kahvaltı yaptılar Faruk Bey kapıdan çıkarken:
— Hanım hadi, siz de fazla geç kalmadan çıkın! Vakitlice dönersiniz, kalabalığa kalmadan işlerinizi halledip dönün! Allaha emanet olun!
— Sağ ol bey. Bizde erken çıkalım diyorduk. Merak etme! Hadi, Allahü teâlâ işini gücünü rast getirsin, selametle!
— Betül, kızım, hazırlanalım da, iş çıkış saatine kalmadan geri dönelim, yoksa çok kalabalık olur.
— Peki, anne, abdestimi alayım, hemen giyiniyorum.
     Az sonra kapının önündeydiler. Makbule Hanım okuyarak kapıyı kilitledi.
— Kızım, dua et de, işimiz rast gitsin! Aradığımız gibi uygun şeyler bulabilelim.
Evden çıkarken okunması gereken duaları da okudular.
     Birkaç dükkâna bakmışlar ancak istedikleri gibi bir şey bulamamışlardı.
— Kızım, en iyisi bir tesettür mağazasına bakalım. Baksana, buralarda bize göre bir şeyler yok.
     Bir tesettür mağazasına girdiler. Tezgâhtar kız:
— Buyurun efendim, size yardımcı olayım!
— Kızım, biz pardösü bakıyoruz.
— Tabii efendim, pardösülerimiz üst katta. Kime göre olacaktı?
— Her ikimize göre de bakıyoruz.
     Tezgâhtar birkaç pardösü çıkartmış; fakat Betül, pardösülerin hiç birini beğenmemişti; çünkü parlak kumaş ve üzeri değişik düğme, nakış ve payetlerle süslenmişti.
— Acaba daha sade, daha bol bir pardösünüz yok mu?
— Bunlar tam sizin yaşınıza göre küçük hanım. Şimdi bunlar moda. Hep böyle pardösüler var ve bu modellerden çok satıyoruz. Sizin aradığınız gibiler artık yok. Herkes böyle şeyler istiyor, biz de böyle ürünler üretiyoruz.
— Biz daha sade, nakışı, süsü olmayan pardösü bakıyoruz.
— Haa, siz anne pardösüsü istiyorsunuz. Onlardan ancak bir iki model var, genellikle anne pardösüleri yerine, dize kadar kısa olanlar tercih ediliyor.
— Allah Allah, niye ki kızım, pardösü dediğin uzun olur.
— İyi de, artık kimse istemiyor, ayaklarıma dolaşıyor, şöyle kısa bir şeyler olsun diyorlar. Arz talep meselesi…
— Anlaşıldı, sabahtan beri bakınıyoruz evladım, aradığımız gibi bir pardösü bulamadık. Bari etek var mı?
— Tabii buyurun eteklerimiz burada.
     Tezgâhtar kız birçok etek göstermiş; fakat yine çok süslü, boncuklu ve dizin hemen altında eteklerdi hepsi. Makbule Hanım, tezgâhtarın çıkardığı eteklere bakıp:
— Yavrum bu etekler abiye. Biz nişan için değil de, daha sade, günlük bir şeyler olsun diye düşünüyoruz.
— Aman teyze bunlar abiye değil ki! Bunlar sizin söylediğiniz gibi, günlük etek modellerimiz. Bu kadar etek çeşidini hiçbir mağazada bulamazsınız.
— Peki kızım, sana zahmet verdik, sağ ol!
— Anne hiç uygun bir şeyler yok. Sabahtan beri kaç mağazaya baktık. Tesettür mağazalarında bile bulamadık. Ne yapacağız?
— Kızım şurada bir mağaza daha var, orada da yoksa o zaman başka şeyler düşünürüz.
     Girdikleri son mağazada da pardösü ve etek baktılar, etekler kısa ve süslü, pardösüler ise parlak, canlı renklerdeydi. Zaten pardösüler, daha çok üste oturduğu için elbise özelliği taşıyorlardı. Aradıklarını bulamayan ana kız bir de bir tezgâhtardan ilginç bir teklif aldılar. Tezgâhtar kız:
— Neden ısrarla etek arıyorsunuz? Şimdi herkes pantolon ve üstüne ceket giyiyor. Siz aradığınızı bulamazsınız. Şimdi moda pantolon ve ceket... Daha tesettürlü olsun isterseniz, dize kadar uzun ceketlerimiz de var. Hem bu kıyafetler daha modern. Sizin istedikleriniz eskide kaldı, diyerek aslında gerçek tesettürü arayan bu saliha hanımları kendince aşağılamıştı.
     Betül’ün bu olaydan morali bozulmuş, hatta ağlamaklı olmuştu. Durumu fark eden annesi:
— Haydi, benim güzel kızım hadi. O söyleyenlere aldırma! Asıl moda, asıl zarafet dinimize uygun giyiniştedir, yürü gidiyoruz.
     Gözleri buğulanan Betül:
— Nereye anne?
— Seni öyle bir mağazaya götürüyorum ki, aradığın her şey orada var.
     Kısa bir yürüyüşten sonra, bir manifatura dükkânına girdiler. Oradan istedikleri pardösülük kumaşı ve istedikleri eteklik kumaşları alarak eve döndüler.
— Ayy, ayaklarım nasıl da ağrıyor. Aman aman, belim… Ne de çok yorulduk; ama bize iyi oldu.
— Nesi iyi anne, hiçbir şey alamadık ki!
— Kumaş aldık ya kızım.
— İyi de, bunları diktirmek dünya para. Hem terziyi nereden bulacağız? Bakalım güzel diker mi? Hem bayan terzi var mı?
— Var, benim güzel kızım var. Hem de bize moda moda diye yutturmaya çalıştıkları o uyduruk kıyafetlerden daha güzelini diker.
— Kim peki anne? Sen bu terziyi nereden tanıyor musun?
— Kim olacak kızım, ben!
— Sen mi?
— Niye şaşırdın? Ben tabii. Ben onlardan daha iyi dikerim. Sen de bana yardım ederek dikişi öğrenmiş olursun. Baksana bundan sonra lazım olacak. Çünkü bizlere tesettür kıyafeti diye gösterdiklerine. Yarın etek bile bulamayacağız. Artık kadınların da yaşlısı genci pantolon giyiyor. Allah Allah, ne günlere kaldık!
— Anne, madem sen dikiş biliyordun da neden dikmiyordun?
— Kızım, eskiden sana uzun etekleri elbiseleri kim dikiyordu zannediyorsun? Ama sonradan boynumdaki rahatsızlık bana, başımı eğerek iş yaptırmıyor.
— Ama şimdi nasıl dikeceksin?
— Şimdi mecburuz. Baksana, neredeyse giyecek bir şey bulamıyoruz. Hem sadece ben dikmeyeceğim ki, sen de dikeceksin. Eskiler, dikiş bilmeyen kıza dünür gitmezlerdi. Bir de birlikte diktiğimiz elbiseleri giydikçe, birbirimizi hatırlayıp, muhabbetimizi artırmış oluruz. Kendi diktiğimiz elbiselerin böyle bir faydası da var. Anneannen bana dikiş öğrenmem için neden çok ısrar ettiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Aman saat kaç olmuş, baban neredeyse gelir, kalkalım sofrayı hazırlayalım.
— Sen dinlen anne ben hazırlarım.
— Allahü teâlâ razı olsun kızım, çok iyi olur, pek yorulmuşum.
Betül sofrayı hazırlarken, Makbule Hanım da üzerini değiştirmiş, kızına yardım ediyordu. Kapı çaldı:
— Babandır kızım, ben bakarım.
— Hoş geldin bey.
— Selamün aleyküm, hoş bulduk hanım. Ne yaptınız bakalım, bir şeyler alabildiniz mi?
— Aldık bey aldık. Soframız hazır, yemek yerken anlatırız sana.
— Hadi bakalım öyleyse sofraya oturalım.
— Betül kızım getir bakalım yemekleri.
— Hemen babacığım.
Bir taraftan yemek yiyorlar, bir taraftan bugün başlarından geçenleri hararetli bir şekilde anlatıyorlardı.
— Bey, etrafta tesettür diye bir şey kalmamış. Ahir zaman dedikleri, demek böyle bir şeymiş. Tesettürün de modası çıkmış, tesettürlüyle tesettürsüzün farkı yok artık. Bize, bir şey bilmeyen yobaz muamelesi yaptılar. Biz ne kadar sade, gösterişsiz şeyler istersek isteyelim, sade diye bize allı pullu kıyafetler gösterdiler. Artık böyle kıyafetler, isteniyor talep görüyormuş. Tezgâhtarların söyledikleri bize tuhaf gelmişti önce; ama etrafımızdaki tesettürlülere bakınca tezgâhtara hak verdim. O kadar mağaza gezdik doğru dürüst bir etek bulamadık. Bize hep ikili takım diye pantolon ceket çıkarttılar. Gencecik kızlar, yaşlı teyzeler bile pantolon giyiniyor. Meğer tesettür değişmiş de, bizim haberimiz yokmuş. Kısa etekler, parlak kumaşlardan taşlı pardösüler, küçücük eşarplar, rengârenk… Bir baktım etrafıma, tesettüre uyuyoruz diyen herkes böyle giyinmiş. Bu devirde tesettür böyle oluyormuş…
— Babacığım, biz şimdi tesettüre uygun kıyafet bulamadık ya, şimdi tesettür böyle oluyormuş ya, benim aklıma bir şey takıldı. Acaba her dönem, yani bulunulan devirde herkes gibi giyinmek, etrafımızdakiler gibi tesettürlü mü olmak gerekiyor? Çünkü bizim kıyafetlerimiz, etraftakilerden daha farklı olduğundan, böylesi daha mı dikkat çekiyor, zamana ayak uydurmak mı gerekiyor?
— Kızım sen şimdi, her devre göre tesettür değişir mi diye soruyorsan, değişmez elbette. Değişen insanlar ve tesettürü değiştirip tamamen ortadan kaldırmak isteyenler. Etrafta gördüklerinize aldanmayın! Onlarınki doğru tesettür değil. Kitaplarda bir kadının tesettürü anlatılmış. Hangi devirde olursak olalım dinin emri değişmez. Dinin emirlerini değiştirip bozmak isteyenlerin hileleri, bunlara aldanmamak lazım.
— Kitaplarda tesettür nasıl anlatılıyor babacığım?
— Müslüman kadınlar, dinin emrini yerine getiren kadınlar, muhteremdir, kıymetlidir. Kıymetli olan saklanır, korunur. Bir elmasınız olsa, ortada bırakır mısınız? Bir kasaya koyarsınız, kilitlersiniz ki, hırsızlar çalmasın. İşte elmas gibi olan Müslüman hanımlar hürmetlidir, değerlidir, korunmaya layıktır. Nasıl korunacaklarına gelince, dinimiz bulunulan memleketlerin âdetlerine göre diyor, belli bir şey tarif etmiyor. İlle de şu çeşit örtü kullanacaksınız demiyor.
— Peki, ne diyor dinimiz?
— Bir ölçü bildiriyor. Diyor ki, kadının el ve yüz hariç her yeri avrettir. Demek ki, el ve yüzü hariç, her yerini kapatmak zorundadır. Nasıl kapatacak, onu da tarif etmiş. Âlimler diyor ki, dar, şeffaf, renkli, dikkat çekici, süslü olmamalı, hatta sadece kıyafet değil, kullandığı çanta, ayakkabı bile süslü, dikkat çekici olmamalı, çok uzun topuklu olmamalı. Ziynet yani süs olur. Ziyneti ise namahreme göstermek haramdır diyor. Pantolon ise zaten erkek kıyafetidir, yani bol da olsa, süslü olmasa da giyilmez. Bize bunları emreden Rabbimiz, bizi elbette bizden daha iyi bilir. Neden böyle emredilmiş, hikmeti nedir, biz bilemeyiz. Kim bilir, ne hikmetleri vardır; ama biz, dinimiz böyle emrettiği için yaparız. Kadını da, erkeği de, Allahü teâlâ yaratmıştır. Kadınları cazip, süslenmeye meyilli, beğenilmeyi seven varlıklar olarak yaratmış. İşte kadınlar da, bu süslü şeyleri giymek, bunları herkese göstererek herkesin beğenmesini sağlamak, iltifat ettirmek istiyorlar. Onların nefisleri bu yasak olanı çok sever, bu yüzden tesettür kadının nefsine en ağır gelen şeylerden biridir.
— Nefse ağır gelen başka şey var mı?
— Evet, var. Diğeri ise itaattir. Eşine itaat. Bu ikisi, günümüzde kadını felakete sürükleyen en önemli iki şeydir. Bunlara uyan kadın için, hayat daha kolaydır. Zaten dinimiz kadınlardan fazla bir şey istemiyor. Tesettüre riayet, ibadetleri yapması, özellikle beş vakit namazını doğru bir şekilde kılması ve kocasına itaat etmesi, hepsi bu... Üç ana başlık… Bunları yapan, diğerlerini zaten kolaylıkla yapar. Sonra diyor Peygamber efendimiz, bunları yapan kadın, dilediği kapıdan Cennete girer. Yani sizin Cennete girmeniz çok kolay aslında. İkinizi de tebrik ediyorum.
— Neden babacığım, biz ne yaptık ki?
— Çünkü yaradılışınızda var olan süslenmek isteğiyle tesettür gibi görünen ama gerçek tesettür olmayan kıyafetleri almadınız. Böyle kıyafetlerle tesettürsüz olarak harama girmediniz, beni de, kendinizi de korudunuz.
— Ama babacığım, biz Allahü teâlânın emri olduğu için yaptık.
— Tabii ki öyle; ancak siz tesettüre riayet etmeseydiniz, dinin emirlerini yerine getirmeseydiniz, yaptıklarınızdan ben de sorumlu tutulduğum için, size mani olmadığım için, sizden daha çok günaha girecek, hesaba çekilecektim. Sizleri haramdan korumak benim vazifem. Aman benim güzel kızım. Biz seni şu zamana kadar haramdan korumaya çabaladık. Dinini öğreterek ateşten korumaya çalıştık. Belki bu sizin vazifeniz diye düşünebilirsin. Doğru, bu bizim vazifemiz. Ancak sen de kendini haramdan korumaya devam ederek bizi de, kendini de Cehennemden kurtar. Kısacası, ne kendini, ne de bizi, evlendikten sonra da eşini yakma! Bu sana vasiyetimdir.
— İnşallah babacığım. İnşallah ahirette, hep birlikte kurtulanlardan oluruz.
— Konu nereden nereye geldi? Şimdi siz bir şeyler almadınız mı? Hanım, sen bana alış veriş yaptık dememiş miydin?
— Evet, yaptık, hem de çok kârlı bir alış veriş yaptık. Bir manifaturacıdan beğendiğimiz kumaşları aldık, kendimiz dikeceğiz inşallah. Hem de birçok para verip bir tane alacağımıza, aynı paraya üç dört tane kıyafet sahibi olacağız.
— Aferin size. Ama sen dikiş dikemiyordun, nasıl olacak?
— Sadece ben dikmeyeceğim ki… Betül’le birlikte dikeceğiz, o da dikişi öğrenmiş olacak.
— Bu alışveriş hakikaten çok kârlı olmuş, hem uygun, hem fiyatı iyi, hem de bir şeyler öğrenmiş olacaksınız.
— Evet, babacığım, evde bir şeylerle meşgul olduğumuz için sevaba da gireceğiz.
— Bak bu çok doğru işte, bu alış veriş tahmin ettiğimizden de kârlı olmuş.
Z. Alkan
Bir Hanımın Gerçek Hayat Hikâyesi
     O zamanlar yaşım 17 idi. Ben, çocukluğumdan beri, kendimi bildim bileli camiye giden birisiydim. Hiçbir zaman kendi isteğimle camiye gitmedim, hep anne zoruyla, kendimi hiç o zamanlar mensubu olduğum cemaate ait görmedim. Anneme dedim ki, bir gün o cami yanarsa, bil ki ben yaktım. O derece gitmek istemiyordum, itilmekten, dövülmekten artık bıkmıştım. İnsan camiye Allah korkusu var diye gider; ama ben, annemden, babamdan korktuğum için gidiyordum, tabii ki arada bir de nefs var, gezmeyi, tozmayı istiyordum. Tesettüre de riayet etmiyordum.
     17 yaşımda evlenmek istedim, bu hayattan kaçayım diye. Bir de tabii ki eşimi çok sevdim ve evlendim. Eşimin ailesi de tam bana göreydi yani sosyetikti. Gezmeyi tozmayı seviyorlar, makyaj, açık gezmek… Ben de onlara ayak uydurdum tabii. Kayınvalidemle ve eltimle düğünlere, matinelere ve konserlere gidiyorduk, arada bir de, bu gittiğim yerlere eşimle de giderdik. Eşim fazla hoşnut olmuyordu, o yüzden eşimle değil, sanki ailesiyle evlenmiş gibi onlarla gitmeyi daha çok tercih ediyordum. Ehliyet de bende, araba da bende, o yüzden her istedikleri yere götürebiliyordum.
     Bu arada maalesef imanımız zayıfladı, ne namaz, ne abdest… Bunlardan kurtuldum diye seviniyordum. Bana zorla namaz kıldıracak kimse yoktu. Sen kalbimize bak, kalbimiz temiz diyenlerdendik yani. Eşim de zaman zaman namaz kılmamı ve tesettüre riayet etmemi bana söylüyordu; ama ben hiç onu dinlemiyordum.
     Her sene olmasa da eşimle izinlere gidiyoruz, gittiğimiz yerler de Antalya, Fethiye, Kuşadası vs. Oralara gittiğimiz zaman sadece denize girmeyi, plajlarda güneşlenmeyi ve akşamları eğlenmeyi tercih ediyorduk. Bu ara ben de açıldıkça açıldım.
     18 yaşımdayken bir kızım oldu, 20 ay sonra bir kızım daha oldu. Onları bırakıp izne gidiyorduk, alışmıştık artık, bu hayat çok hoşumuza gitmeye başladı, rahat geldi. Mübarek günlerde bile olsa, evde TV açmazdım, aman görürüm de ibadet etmediğim için üzülürüm diye; çünkü biliyordum o günlerin önemini, o gün kılınan bir kaza namazının sevabını ama yapamıyordum. Nefsim, bütün vücudumu kaplamıştı artık.
     Yaşım 24 oldu, eşimle birlikte bir ev satın aldık. Artık eskisi gibi gezemiyordum, canım sıkılıyordu. Biraz maddi zorluklarla karşılaştık. Sık sık izne gidemiyorduk, kendimi oyalamak için ve eve de katkım olsun diye, günde 2 saatlik bir işe girdim; ama yine de yetiştiremiyorduk. Arada bir eşimin akrabalarının düğün salonuna yardıma gidiyor, hem de bazen eğlenmeye, düğünlere gidiyordum.
     Eşimin abisi, dinini bilen, salih bir kimse imiş, arada bir evimize gelip bize nasihatlerde bulunurdu, eşime bir kaç kitap verdi. Ben tabii bunlardan hep habersizdim. Eşim abisiyle sohbetlere gidiyordu, artik iyi kimseler tanımıştı.
     Yıl 2007, yaz aylarında, biz eşimle tekrar izne gitmeye niyetlendik, iznimiz yine benim istediğim gibi geçiyordu. Bursa’daydık, eşime abisinden bir telefon geldi, kıymetli, salih bir kimse Yalova’daymış, onu ziyaret etsen iyi olur dedi, ismi İbrahim’di, yaşı ilerlemiş bir abiydi. Eşim beni ikna etti ve Yalova’ya geldik. Beni şehir merkezine bıraktı ve İbrahim abinin yanına gitti.
     Eşim oradan geldiğinde, İbrahim abinin kendisine nasihat ettiğini ve şöyle dediğini anlattı:
“Hanımına karşı hep iyi davran, senden ev için bir şey istiyorsa, sen ona iki şey getir ve bir gün inşallah hanımın da tevbe edip tesettüre riayet edecek inşallah, sabret, sen tatlı dilini, güler yüzünü eksik etme, ona örnek ol!”
     Eşim bana bunları anlatınca, “Allah Allah” dedim, benim başımın açık olduğunu nereden biliyordu; çünkü eşim benim hakkımda hiçbir şey söylemediğini söyledi! Ona da inandım tabii, biraz ürperdim, bu konuşma kafama takıldı birkaç gün…
     Sonra evimize geri döndük. Ben erken yaşta evlendiğim için meslek sahibi olamamıştım. Şimdi bir meslek sahibi olayım ve evime daha çok katkı olsun diye, bir hastanede hemşirelik yapmak üzere başladım. Hayatım eskisi gibi devam ediyordu.
     Yıl 2008, Mayıs ayında evleneli 10 yıl olacak, ayriyeten o gün eşimin doğum günü, eşim beni yurt dışına tatil yapmaya ve evliliğimizi kutlamaya götürmek istedi. Seçeneği bana bıraktı, ben de yaşayacaksak Paris’e gidelim dedim, Paris için hazırlandık.
     Nisan ayıydı, ben bir gün televizyonu açtım, Eyyüb Sultan hazretlerini anlatan bir film oynuyordu. O gün de Mevlid kandiliymiş, bilmiyordum. Filmde, o yaşlı adam beni çok etkiledi, resmen sürünerek, bin bir dertle Eyyüb Sultan hazretlerine gitmek istedi. Ben ise kendi kendime dedim ki, elimde o kadar fırsat var, istediğim zaman gidebilirim ve o güne kadar Eyyüb Sultan hazretleri kimdi, bilmiyordum.
     Eşime, biletleri iptal et, biz de İstanbul’a Eyyüb Sultan hazretlerine gidelim, bak bu adam ne zorluklarla gidiyor, biz ise çok rahat gidebiliriz dedim. O da, tabii, hemen değiştiririm dedi. Eşim bu karardan çok; ama çok memnun olmuştu. Yine eşime, böyle birkaç film daha izlemek istiyorum, varsa, bulabilirsen getir dedim, o da bana Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin filmini verdi. O filme bakınca çok kötü oldum ve Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin müjdesine çok sevindim.
     Aradan birkaç gün geçtikten sonra rüyamda, bir merdivenden çıktığımı gördüm ve önümde bir kapı, kapı biraz aralık, ben de çok ağır bir şekilde merdiveni çıkıyorum, çıktıkça kapı aralığından ışıklar çıkıyordu. Tam kapıya yaklaştım, açmak isterken uyandım ve sonra hatırladım, Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin filminde de buna benzer bir şeyler olmuştu.
     İstanbul ziyaretimiz yaklaşıyordu, İstanbul’a ben de eşim de ilk defa gidecektik ve niyetimiz kabir ve türbe ziyaretleriydi.
     Eşime dedim ki, “İstanbul’da başka İslam âlimleri de varmış, onları da bulalım ve ziyaret edelim, gideceğimiz o mübarek zatların hayat hikâyelerini bana bul da okuyayım.” Öğrendim ya, Eyyüb Sultan hazretlerinin Peygamber efendimizin arkadaşı ve Eshab-ı kiramdan biri olduğunu. Diğer mübarek zatlar kimmiş, onları da öğrenmek istedim. O güne kadar, Eshab-ı kiram kim, bilmezdim. Biz camide sadece Kur’an-ı kerim okumayı öğrendik, sure ezberledik, tecvid ve Arapça kitaplar okuduk.
     Eşimle bir akşam oturduk, kendimize bir dosya hazırladık. Dosyada, eşimin bulduğu mübarek zatların hayat hikâyeleri ve tam olarak kabirlerinin yahut türbelerinin nerde bulundukları yazıyordu, bunları da eşimin abisinin bize vermiş olduğu Hakikat kitabevine ait bir kitapta bulduk.
     Ben daha hayat hikâyelerini okuyamamıştım; çünkü çok çalışıyordum, eve yorgun geliyordum, o yüzden uçakta okurum diye düşünmüştüm.
     İzin günü geldi, benim ailem ve eşimin ailesi bizi uğurlamaya geldi, aşağı inerken dosyayı kendi annemin eline verdim ve dedim ki, “Anne, bu dosya çok önemli, sakın bana geri vermeyi unutma!” O da, tamam dedi.
     Biz İstanbul’a gidiyorduk ama niyetimizin ne olduğunu ailelerimize söylemedik; çünkü anlamazlardı. Tatile gidiyoruz, kafa dağıtmaya dedik, bavullar yerleşti, ailemle çocuklarımla vedalaştık, eşim ve ben, bizi götürecek olan komşumun arabasına bindik ve havalimanına doğru yola cıktık.
Çok ama çok heyecanlıydım, Eyyüb Sultan hazretlerine gideceğim ve onunla konuşacağım diye, Tabii ki bir de Peygamber efendimizin arkadaşı olduğu için, Peygamber efendimize nasıl daha yakın olurum diye düşüne düşüne gidiyorduk. Birden aklıma dosya geldi. Eyvah, annemin elinde kaldı, dönme imkânımız yok dedim kendi kendime. Komşum bizi bırakıp acil doktora yetişecek. Eşime söyledim, o da, merak etme, dosya bende dedi, çok rahatladım. Eşime, dosyayı ver, çantama koyayım diyecektim, ağzımdan bir türlü o satırlar çıkmadı. İçimden, neyse sonra alırım dedim.
     Havaalanına geldik, bavulları verdik, komşuyla vedalaştık, o ayrıldı ve gitti. Bir de baktım ki, dosya eşimin elinde yok!
     Neyse dedim, dışarıda söylerim, şimdi söylersem, sinirlenir, insanlar da bizim kavga yaptığımızı zanneder. Bey, gel biz biraz dışarı çıkalım dedim, çıktık, dosya nerede dedim. O da çok sinirlendi ve aynı zamanda çok üzüldü; çünkü dosya arabada kalmış, komşunun da dönme imkânı yoktu. Ben de eşimi yatıştırmaya çalıştım, hâlbuki ben ondan daha üzgündüm. Neyse bey sinirlenme, bunda da vardır bir hayır dedim ve uçağa bindik. Bunda yani dosyayı unutmamızda ne hayırlar olduğunu, daha sonra bizzat yaşayarak görecektik.
     İstanbul’a geldik ve otelimize yerleştik, hiç vakit kaybetmeden Eyyüb Sultan hazretlerine gittik, ben hiçbir şey bilmiyormuş gibi, öğrenmemişim gibi, turist gibi gittim. Ayağımda kısa bir pantolon, üzerimde açık bir kıyafet, elime de bir şal aldım, başımı türbeye girince örterim diye... Şimdi o halimden utanıyorum, yazıklar olsun bana! Sanki Rabbimiz sadece türbelerde örtünün diye emrediyor!
     Eyyüb Sultan hazretlerine geldim, çok duygulandım ve çok ağladım, onunla konuştum, hiç oradan ayrılmak istemedim. Oradan çıktıktan sonra ortada kaldık, ne yol biliyoruz, ne de iz. Rehberimiz dosyaydı, o da yoktu artık. Koskoca İstanbul’un ortasında yoldan gecen birisine sorduk, biz belirli bir kitap arıyoruz, Evliya zatların nerede medfun olduğunu ve hayat hikâyelerini yazan bir kitap arıyoruz dedik. O da, Cağaloğlu’na gidin, orada kitapçılar çoktur dedi.
      Sonra Cağaloğlu’na gittik. Bir de ne göreyim, eşimin abisinin bize vermiş olduğu, Hakikat kitabevi yayını olan kitaplar camekânda sıralanmıştı. Binanın dışında da Türkiye gazetesi yazıyordu. Bey, bak, bizim evdeki kitaplardan var burada dedim. O da, o zaman buraya girip soralım dedi. Kapıyı tıklattık, bir müddet açan olmadı. Eşim, şimdi öğle vakti, belki öğle namazındadırlar dedi. Tam gitmek üzereydik, Lütfi abi isminde biri kapıyı açtı. Sonra ona derdimizi anlattık. Evliyalar ansiklopedisinin 12. Cildini aradığımızı söyledik ve başımızdan dosyayla ilgili geçenleri anlattık.
     Lütfi abi, çok efendi birisiydi, tatlı dili, güler yüzlüydü. Bu zamanda böyle insanlar var mıydı diye düşündüm.
     Lütfi abi yaşadıklarımızı ve İstanbul’a ne amaçla geldiğimizi duyunca, yaşlarımızı sordu. Benim 27, eşimin de 29 yaşında olduğunu söyledik. Bundan sonra şöyle dedi: “Sizin gibi gençler İstanbul’a sırf türbe ziyaretine mi geldi? Maşallah, çok şaşırdım, mübarek olsun dedi. Bunun gibi daha ne güzel sözler söyledi. Ben de tabii anlamadım, bu abi ne istiyor bizden, niye bu kadar iltifat ediyor diye düşündüm. Para benim, bilet benim, İstanbul’a ister gelirim ister gelmem, bu abi niye bu kadar sevindi, anlamadım dedim içimden.
     Lütfi abi dedi ki, “Buyurun yukarıya çıkalım, yukarıda Numan abi var, onunla tanışmanız da iyi olur, sizler bizim has misafirlerimizsiniz, size birer çay ikram edelim.” Eşim de, peki dedi.
Yuvarlak bir merdivenden yukarıya çıktık; ama çıkarken korktum, biz nereye çıkıyoruz, kimseyi tanımıyoruz, bize bir şey yapsalar kimsecikler bizi bulamaz dedim.
     Yukarıya çıktık, Numan abi masasında oturuyordu. O esnada, bana ne olduğunu anlamadım; ama hep ağlıyordum istemeden, ağlamaktan konuşamadım. Eşim ve Numan abi, buna ne oldu diye şaşırdılar.
     Eşimle Numan abi biraz sohbet edip, eşim, bizim İstanbul’a nasıl ve niye geldiğimizi ona da anlatınca sonra, o da çok sevindi, niyetiniz halismiş, mübarek olsun, bu zamanda böyle gençler, maşallah dedi. Sonra da eşime, hadi biz öğleyi kılmaya gidelim, abla da burada oturup çayını içsin ve gazetesini okusun dedi. Ben de elime Türkiye gazetesini aldım; ama okumak ne mümkün! Ağlamaktan kendimi tutamıyordum ve niye ağladığımı da bilmiyordum.
     Sonra ikisi de namazdan geldiler. Numan abi, Ali abi diye birisini çağırdı ve ona dedi ki, sen bunlara rehber ol, türbeleri gezdir. O da, peki efendim dedi. Bu konuşmalarına da çok şaşırdım, aralarındaki saygı ve sevgiye hayran kaldım. Bu arada, ağlamaya devam ediyordum. Eşim de beni dürtüyordu, ne oluyor diye. Ben de, ne bileyim, bilmiyorum, kendimi tutamıyorum dedim.
     O Ali abi, o gün sohbet var diye oraya gelmiş; ama sohbet edecek olan abi de gelememiş. Ali abi de, neye niyet, neye kısmet, demek ki ben de size rehber olup, sevap kazanacakmışım dedi.
     Numan abi, Ali abiye, “Sen bunları önce Eyyüb Sultan hazretlerine, sona hocamıza, sonra Mehmed Emin Tokadi hazretlerine... götür” dedi, başka isimler de saydı.
     Bu arada, benim de kıyafetim açık olduğu için, çok utanıyordum. Eyyüb Sultan hazretlerine gitmeden önce üzerime, uygun bir kıyafet, manto, etek ve başörtüsü almaya karar verdim.
     Oradan çıkıp, kıyafetleri de aldıktan sonra otele gittik, yeni kıyafetlerimi giydim. Önce Eyyüb Sultan hazretlerine gittik, sonra oradaki bir yoldan yukarıya çıktık. Uzun bir yoldu. Kaşgari dergahına vardık. Orada medfun olan Evliya zatları ziyaret ettik. Türbelerden de sanki güzel kokular alıyordum. Giderken de, dua ve tesbih okuyordum. Orada bir de kuyu suyu vardı, kıymetli bir suymuş, o sudan da içtik. Sonra Kaşgari dergahının arkada tarafındaki demir parmaklıklı bir kabristana girdik. Meğer orası, Numan abinin hocamız dediği zatın kabriymiş. Aman Allah’ım dedim, ne güzel bir kabir burası! Yeşillikler, çiçekler, sanki Cennet bahçesi gibiydi. Oradaki türbedar abi de bizimle ilgilendi, ikramlarda bulundu. Abi, emekli öğretmenmiş, adı Hüseyin imiş. Böyle bir türbedarın olması da, benim ilgimi çekti.
     Sonra birkaç ziyaret daha yapıp, otele döndük. Eşimle uzun uzun konuştuk. O hiçbir şeye benim kadar şaşırmamıştı. Bana hocamız hakkında bildiklerini anlattı, ben de tereddütsüz teslim oldum. O akşam Hakikat kitabevinden aldığımız kitapları okumaya ve namaz kılmaya başladım.
     2 gün daha aynı şekilde gezdik. Nereye gittiysem, hep çok güzel karşılandım ve artık hep tesettüre riayet ediyordum.
     Eşime Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerine de gitmek istediğimi söyledim. Numan abi, bizim için yine bir rehber ayarladı. İsmi Hasan abiydi. Anadolu yakasında kalıyordu. Vapurdan eşimle birlikte indim. Çok az bekledikten sonra, karşıdan gelen birini gördüm. Bize doğru yürüyordu. Hasan abiyi hiç tanımadığım halde eşime, herhalde şu gelen abidir dedim; çünkü o da diğer tanıştıklarımız gibi güler yüzlü ve temiz giyimli bir beyefendi görünümündeydi. Nitekim gerçekten de, o gelen bize rehberlik edecek olan Hasan abiymiş.
     Hasan abiyle beraber Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerine gittik. İstanbul’a gelmeden önce hayatını da biraz öğrenmiştim. Bir de, kabrine ziyarete gelenler için müjdesi vardı. Bir de, rüyamda onun gibi merdivenlerden çıkmıştım. O anda, hep o türbede kalıp hizmet etsem diye düşündüm; ama tabii ki bu imkânsızdı. Evde kalan iki çocuğum beni bekliyordu.
     Sonra Hasan abinin evine gittim, Hanımıyla tanıştık. O da çok tatlı, samimi bir insandı. Biraz sohbet ettikten sonra namazlarımızı kılmak için kalktık. Eteğimde yırtmaç olduğu için, bana namaz için yeni bir takım verdi.
     Bana dedi ki, “Bizim apartmanda bir seyyide hanım oturuyor. İstersen onu çağırayım da, tanışırsınız.” Tabii, olur dedim. Ben de artık her şeyi bilmek istiyordum. Bunun için, merak ettiklerimi, hiç çekinmeden sormaya karar verdim. Mesela seyyide ne demek diye sordum. Meğer Peygamber efendimizin soyundan olan erkeklere seyyid, hanım olanlarına da seyyide deniyormuş.
     Çok heyecanlanmıştım. Kendi kendime, ben bunlara layık değilim, neden bu güzel insanlar bana bu kadar iyilik yapıyorlar, çok günahkârım, çoğunun da günah olduğunu bildiğim halde yaptım diye düşündüm.
     Sonra seyyide abla geldi, onunla tanıştık, çok memnun oldum. Bize de dua etmesini söyleyerek o evden ayrıldım. Otele geri geldik ve eşimle sohbete devam ettik. Eşimin abisini de, bu arada telefonla aradık. Başımızdan geçenleri ona da anlattık. O da çok sevindi ve duygulandı. Mübarek olsun dedi.
       Ben de böylece, Ehl-i sünnet gemisine binmekle, bu yolun büyüklerini tanımaya başlamakla şereflendim elhamdülillah.
     Sonra İhlâs Marmara Evlerine gittik. Marmara evlerinde Numan abinin hanımıyla da tanıştık. Ona hayat hikâyemi anlattım. Bana ikramlarda bulundu. Arkadaşlarına da bahsettiği için, beni her duyan evine davet ediyordu. Ben de hepsine icabet etmeye çalışıyordum. Bir abla bana, hatıra olarak bir tesbih hediye etti ve İmam-ı Rabbani hazretlerinin türbesinden alınan bir parça kumaş hediye etti, yine çok heyecanlanmıştım. Artık kendimi onlardan biri gibi hissediyordum.
     Bu güzel siteyi güzel evleri yapan kimseye çok dua ettim. Ne güzel şeylere vesile olmuştu. Biri bana, evin artık burası, eşinin de işi burası deseydi, hiç tereddüt etmeden orada kalırdım; çünkü bu güzel insanlara adeta âşık olmuştum ve orada huzuru bulmuştum. Eşim de, ben de bu rüya hiç bitmesin istiyorduk; çünkü günlerimiz harika geçiyordu. Bu manevi güzellikleri hayatımda daha önce hiç yaşamamıştım.
     Sonra, Çarşamba günleri bu ablaların toplanıp sohbet ettiklerini ve beraber kitap okuduklarını öğrendim. Beni de davet ettiler. Sohbet de çok güzel geçti, çok sıcak, çok samimi bir ortam vardı. Biri şöyle dedi:
“Şimdi hiç şüphe yok ki, isminden bahsettiğimiz din büyüklerimiz buradadır, mübarek olsun; çünkü Evliyanın ismi anılınca ruhları orada hazır olur. Peygamber efendimiz de, (Salihlerin ismi söylenince oraya rahmet yağar) buyuruyor.”
     Ben yine çok heyecanlandım. Bunu söyleyen abla sanki bizim göremediklerimizi görüyor ve öyle anlatıyor gibiydi. Yine, ben bunlara layık değilim, bunlara nasıl kavuştum diye düşünmeye başladım.
     Sohbet bittikten sonra, bir abi ve hanımı bizi başka türbelere götürdüler. Murad-ı Münzevi hazretlerine, Sünbül Sinan hazretlerine, Merkez Efendi hazretlerine gittik. Her seferinde bu abinin kabir ziyaretlerindeki edebi dikkatimi çekiyordu. Kabrin ayakucunda oturuyor, gözlerini kapatıp sanki bu dünya ile bağlantısını kesiyor ve oradaki zatla konuşuyor gibiydi. Ben de ziyaretlerde, onun gibi yapmaya, onu örnek almaya çalışıyordum.
     Bu abinin hanımına, İstanbul’dan ayrılacağımdan ve evimde kendimi yalnız hissettiğimden bahsedince, bana bizim memleketteki bir tanıdığından bahsetti. Ona senin ismini ve telefonunu veririm, o seni arar dedi. Çok iyi biri olduğunu ve onun sayesinde kendimi yalnız hissetmeyeceğimi söyledi. Bu da beni biraz da olsa teselli etti.
     Bu güzel insanlarla vedalaşıp ayrılırken, hatırımda hep o soru işareti vardı: Evimde, aile büyüklerimizle ne yaşayacağımız belli değildi. Beni bu halimle kabul edecekler miydi?
     Bütün bu olaylardan sonra, hayatta her şeyin mutlaka bir hikmetinin olduğunu, vaki olanda mutlaka bir hayır olduğunu öğrenmiştim. Eğer o dosyayı arabada unutmasaydık, belki de bütün bu güzelliklere kavuşamayacaktık. Hâlbuki dosyayı unutunca, ne kadar çok üzülmüştük. Dosyayı unuttuğumuz için, bir kitap aramaya çıktık. Bu da bizi önce Lütfi abiye, sonra da bütün bu güzelliklere kavuşturdu.
     Son gün de pazara çıktık ve kendime uygun kıyafetler aldım. Tanıştığımız bütün arkadaşlarla, bizzat görüşerek veya görüşemediklerimizle de telefonla vedalaştık. Sonra eşimle uçağa bindik ve buruk bir şekilde evimize döndük.
     Aile büyüklerimize yaşadıklarımızın hiçbirini anlatamadık; çünkü bizi anlamaları mümkün değildi. Sadece güzel bir tatildi diyerek geçiştirdik. Sadece eşimin abisi, eşimi dinlemek için sabırsızlanıyordu. Eşim ona her şeyi anlattı. İmam-ı Rabbani hazretlerinin türbesinden alınan kumaş parçası, mübarek kabirlerden alınan toprakları gösterdi. İkisi de duygulandı ve birbirlerine sarılıp ağlamaya başladılar.
     Ben de, ne kadar uygunsuz, açık kıyafetim varsa, hepsini çuvallara doldurmaya başladım. Atması için hepsini eşime verdim. Bu arada uygun bir şekilde çalışamayacağımı bildiğim için, işten de ayrıldım ve evimde sadece çocuklarımla ilgilenmeye başladım; çünkü haram işlemeden kazanılan paranın az da olsa daha bereketli olacağını artık öğrenmiştim. Günah işleyerek mesela başı açık gezerek, namazı terk ederek, yani Rabbimin rızasını çiğneyerek kazanılan parayı zaten istemiyordum.
     İstanbul’dan döneli iki ay olmuştu. Ailem ister istemez, bendeki değişimi fark etmişti. Bana karşı tavırları hemen değişti. Kabullenmeleri çok zor oldu.
     Kayınvalidemi bir gün doktora götürecektim. O gün beni örtülü olarak ilk gördüğünde, (Hayrola mevlide mi gidiyorsun) dedi. Ben de, “Hayır, artık böyle giyineceğim, hem oğlun da böyle istiyor” diyerek konuyu geçiştirmeye çalıştım. O gün, onu evine bırakana kadar, bir daha hiç konuşmadık.
     Bir gün de, eşimin büyük abisinin evine gittik. Eşimin ailesinden de, neredeyse herkes oradaydı. Ben tabii kimseye elimi vermedim. Eşimin büyük abisi, bunu yediremedi. Biz abi kardeş gibi değil miyiz, sana ne oldu böyle dedi. Ben de, “Evet, öyleydik; ama seni benim annem doğurmadı” dedim. Bunun tartışmayı büyüteceği belliydi, böyle dememem gerekiyordu; ama bir anda kendimi tutamadım, ne yapayım. Bunun üzerine, iyice sinirlendi, üzerime yürüdü, eğer bu kadar din iman düşünüyorsan burayı terk et, burası sana göre değil, adamların arasında ne işin var dedi. Ben de, zamanı gelince o da olacak dedim. Bunu da söylemem iyi olmadı. Kayınvalidem de ayağa kalktı, eyvah oğlum, bu gelin bizi ayıracak dedi. Kavga başladı. Ben de artık bunun üzerine sustum, onlar kendi aralarında konuşmaya devam ettiler. Eşimin küçük abisi, beni müdafaa etmek istedi; ama fitnenin büyümesinden korktuğu için, o da fazla bir şey diyemedi. Bir süre sonra oradan ayrılıp evime geldim. Birkaç hafta sonra artık yavaş yavaş kabullenmeye başladılar.
     Eski arkadaşlarımın çoğuyla da irtibatım kesildi. Zaten onlar, benimle irtibatı kestiler. Kitap hediye ettiğim arkadaşlarımdan iki tanesi ise, bunları okuyarak tevbe ettiler. Onlar da namaza başladılar ve örtündüler. Kayınvalidem ve eltime de bizim kitaplardan hediye etmiştim. Çok fazla kitap okumayı sevmeseler de, ikisi de namaza başladı. Kayınvalidem zaten senelerdir Türkiye gazetesine aboneymiş. Artık özellikle İnsan ve Toplum sayfasını daha dikkatli okuyorlar. Kızlarıma da fırsat buldukça bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Mail grubumuza onu da üye yaptım. Onlar da severek okuyorlar elhamdülillah.
     Bu nimetleri bana ihsan eden Rabbime şükürler olsun, vesile olanlara da sonsuz teşekkürler ederim. Allahü teâlâ hepsinden razı olsun!. K. G
Bir Abone Hatırası
     Gazetemizi tanıtmak maksadıyla bazen arkadaşlarımızla abone çalışmasına çıkıyoruz. Her çıkışımda, “Allahü teâlânın rızasına uygun hareket etmeye ve büyüklerimizin vermiş olduğu bu kıymetli vazife için söz dinleyenlerden olmak saadetine kavuşmaya” diye niyet ediyorum. Neticede nasibi olanlara vesile olmak için bütün esnafı ziyaret ediyoruz. O gün ofis elemanlarımızdan Hüsnü abi ile birlikte çalışıyorduk. Elimizdeki, üzerinde İhlâs Mağazası yazan poşetlerin içinde, ilmihal, takvim, Evliya zatların hayatlarını anlatan filmlerin DVD’leri, kitaplar vardı. Bunları abone olanlara hediye ettiğimizi söyleyerek, abone kaydı yapıyorduk.
     Hava hafif yağmurluydu ve önümüze su bayiliği yapan bir dükkân geldi. Selam verip dükkâna girdik. Masa başında oturan adam, yerinden hışımla kalktı ve elimizdeki poşetlere bakıp:
— İhlâs’tan mı geliyorsunuz? Bu dükkâna İhlâs’ın İ’si dahi giremez. Çıkın gidin, yoksa zorla çıkarırım.
— Beyefendi bir çayınızı içip gitsek nasıl olur?
— Çayınızı için; ama İhlâs’tan tek bir kelime bahsetmeyin, ona göre!
— Tamam, o zaman size bir takvim hediye ederiz, herhalde kabul edersiniz.
— Ne takvimi, İhlâs’ın mı? Üzerinde İhlâs mı yazıyor?
     Dağıttığımız takvimler, her ne kadar Türkiye gazetesinin yani İhlâs’ın takvimi iseler de, bastırdığı takvimlerin önemli bir kısmını abone çalışmalarında kullanmamıza izin veren bir firmaya aitti. Bunu bildiğim için:
— Bakalım üzerinde ne yazıyor? Abi bak, Feza yazıyor, İhlâs yazmıyor, bir de sen bak istersen.
— Kartonu bırak, takvimin içinde ne yazıyor, ona bakmak lazım.
— Tamam abi, anlaştık, hemen takvimin içine bakıyoruz, bakalım içinde neler yazıyor?
     Oturduğum andan itibaren, kontrolün benden çıktığının farkına varmaya başlamıştım. Sadece neticenin nereye varacağını merak ediyor, nefsimin devreye girmemesine gayret gösteriyordum.
— Abi bak, öylesine bir sayfayı açalım, istersen kendin rasgele bir sayfa aç ve beraber okuyalım, müsaade eder misin?
— Tamam; ama bak baştan söyledim, ihlâs dediğin anda kovarım.
— Peki abi, kendin aç!
     Takvimin herhangi bir sayfasını açınca bir de ne göreyim, “Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki...” diye başlayan bir yazı çıktı karşıma. İşte o anda, kontrolün benimle hiçbir alakası olmadığını tamamen anlamış oldum. Kendi kendime, bu durumun feyz ve bereketinden inşallah biz de nasipleniriz diye düşündüm.
— Abi bu, “hikmet ehli zatlar” kimlere deniyor biliyor musun?
— Yok, hayır bilmiyorum.
— Hikmet ehli zatlar, Allahü teâlânın sevdiği, seçtiği ve kullarına beğendiği işleri yaptırsın diye gönderdiği, evliya dediğimiz, sözü dinde geçerli olan âlim zatlar demektir.
— Tamam, anladım, ne buyuruyorlar?
— O zaman okuyorum, beraber dinleyelim:
“Eğer bir insanın terbiye edicisi olmazsa, terbiye nedir bilmez. Bir hayvan evcilleştirilmezse evcil hayvan olmaz. İnsan kendi kendine güzel ahlaklı olamaz. Güzel ahlakın ne olduğunu bilmez ki olabilsin…”
     Sohbetin geneli kızmamak, öfkelenmemek ve haklı da olunsa kalp kırmamakla alakalıydı. “Bir müslümanı incitmek, kalbini kırmak, Kâbe’yi 70 kere yıkmaktan daha büyük günahtır” hadis-i şerifi esnaf kardeşimizin çok etkilenmesine sebep oldu.
     Sohbetin son kısmı şu şekilde bitiyordu; “Kimseye iyilik yapmak mecburiyetinde değiliz, ister yaparız, ister yapmayız; ama kötülük yapmamaya mecburuz. Neden bu iyiliği yapmadın demezler; ama neden bu kötülüğü yaptın diye hesap sorarlar.”
     Sonradan isminin Müjdat olduğunu öğrendiğimiz esnaf, başladı kırgınlığını izah etmeye. Ancak bir şey dikkatimi çekti, kırgınlığı tamamen güven duygularını istismar ettiğine inandığı kişilereydi. Neticede, her kurumda böyle kimseler olabilirdi. Müessesemizin yapısına ve hizmet anlayışına en ufak bir muhalefeti yoktu. Ancak şirketlerimizden biriyle yapmış olduğu ticari işlerde, görmüş olduğu zarar ve karşılaştığı muamele neticesinde aralıksız 10 sene devam ettiği gazetemiz aboneliğine son vermiş. Bir daha da benim kapımdan İhlâs’ın ne gazetesi, ne de herhangi bir iş ve hizmeti giremez demiş.
     Ona dedim ki:
— Gel, pire için yorgan yakma. Bizler gelip geçiciyiz; ama bu camia inşallah kıyamete kadar devam edecek. Devam ettiği sürece de, Allahü teâlânın dinini, sevdiklerini anlatmaktan ve bu anlatılanları da daha çok insanın duymasını, istifade etmesini sağlamak için çalışmaktan imtina etmeyecek.
     O sırada da öyle bir sağanak yağmur başladı ki, tam rahmet-i ilahi. Bir müddet birlikte yağmuru seyrettikten sonra:
— Bu yağmurun nasıl rahmet ve gerçek olduğuna inanıyorsan, bu kurumun da dürüst ve güvenilir olduğuna, üzerinde hakkı olan kişiyle helalleşmek için bütün imkânlarını kullandığına ve sonuna kadar da kullanacağına inanman gerekir.
— Benim aslında kuruma sözüm yok. Gecikmeyle de olsa benim herhangi bir alacağım kalmadı. Bir tek, şimdi isimlerini bile hatırlamadığım kişilerin yaptıkları aklıma geldikçe kızgınlığım devam ediyor. Ben şimdi tekrar abone olursam, kendime ihanet etmiş olurum; çünkü yemin etmedim; ama almam, aldırmam dedim. Beni anlayın lütfen!
— Şimdi abi, gel şu gazetenin içine beraber bakalım, neler yazıyor? Bak bu gazetenin başladığı günden bugüne, aksatmadan yazdığı büyük zatlar var. Hani dedik ya, hikmet ehli zatlar... Mesela bugünkü gazetede, bak, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdikleri, Evliya zatların menkıbeleri ve sual soranların cevaplarını yazıyor. Bu güzel bilgileri kim öğrenmek istemez?
— O arkadaşların yaptıkları kötülük yüzünden gönlüm istemiyor.
— Ya Müjdat abi, sen temiz bir insansın, onun için bu kadar sözü uzattık, hakkını helal et! O zaman, bırak şu nefsin sana verdiği inadı! Bak buraya gelen biziz; ama sana bizi gönderen Allahü teâlâdır. Kim bilir, belki de bundan sonra gazetede okuyacak olduğun bilgiler senin kurtuluşuna vesile olacak. Şu DVD’lerini verdiğimiz zatlar da, kendilerini sevenlere ahirette şefaat edecekler. Bu sence az bir nimet mi?
— Az bir nimet olur mu, tabii ki büyük devlet! Ama bilmem ki ne yapsam, kafam karıştı.
— Abi, düşünmeye gerek yok. Bak senin de çok vaktini aldık, bizim daha uğrayacak yerlerimiz var. Bu ilmihal, DVD, takvim ve kitaplar sana hediyemiz. Sen sadece bunları oku, seyret, bize de dua et! Diğer meseleler de hatırına gelirse, üstünde durma, at arkaya! Ahirette kazanan sen olursun. Eden kendine eder.
     Karşılıklı helalleştik, kucaklaşıp abone kaydı için kartını aldık. Hediyeleri bıraktıktan sonra dışarı çıktık. Yağmurun şiddeti azalmıştı. Yanımdaki Hüsnü abiye dedim ki;
— Hüsnü abi, epey zaman kaybettik; ama boşa kürek de sallamadık değil mi?
— Mehmet abi, bu, en az on yirmi aboneye bedel…
— Orada konuşan bizdik belki; ama aboneyi yapan büyüklerimiz idi. Allahü teâlâ bizleri inşallah onların güvenlerine ve sevgilerine layık eyler. O zaman işimiz çok kolay. Bizi bize bırakmazlar, az önce gördüğün gibi. Yoksa bize kalsa ne olurdu sence?
— Abi, kesin dayak yer öyle çıkardık oradan. Adam nasıl öfkeli ve dövecek gibiydi, resmen kuzu oldu. Benim asıl dikkatimi çeken ve hâlâ etkisinde kaldığım bir husus var. Sen orada takvimin sayfasını açarken rasgele açtın, ben şahidim. Yani demek istediğim, açtığın sayfada yemek tarifi de çıkabilirdi. Üstelik çıkan yazı, herhangi konuda da değil, bizzat bizim içine düştüğümüz durumla alakalıydı. Adam çok öfkeli ve laf dinlemeyecek gibiydi. Ama bu sohbet adamı resmen kuzuya çevirdi. Şimdi Mehmet abi, bu olay bize anlatılsa o kadar etkilenmezdim; ama bunu bizzat yaşamak bana çok tesir etti. Gazetemizin ve takvimimizin kıymetini daha iyi anladım.
— Sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini ne kadar bilir ve şükrünü de o derece eda edersek, Allahü teâlâ inşallah bizlere nice güzellikler yaşatır.
Allahü teâlâya sonsuz şükürler olsun. Allahü teâlâ büyüklerimize sıhhat ve afiyetler versin. Bizleri de sevgilerine ve güvenlerine layık kullarından eylesin. İnşallah dünyada olduğumuz gibi ahirette de onlarla beraber oluruz. Mehmet Tekin
Hicran Teyze
     Güzel bir cumartesi günüydü. Sibel pencereden dışarı bakıyor, bir taraftan da kahvaltı yapıyordu. (Ne güzel bir hava! Herkes dışarıda geziyor, çocuk sesleri sokağı dolduruyor, ben ise evde yalnızım. Allah’ım bana dinini bilen bir eş nasip eyle, kurtulayım bu hayattan, içinde bulunduğum bu koşuşturma bitirdi beni. Sen bana acı yarabbi!) diye dua etti. Duygulanmıştı Sibel. Gözleri nemlendi, elleriyle gözlerini sildi. Toparlamalıyım kendimi, Hicran teyzemi bir arayayım, evdeyse ona gideyim, biraz dertleşir açılırım diye düşündü. Telefon ederek ziyarete gelmek istediğini bildirdi.
Hicran hanım, çok eski bir aile dostlarıydı. İki aile memuriyet yıllarında aynı şehirde olmaları sebebiyle tanışmışlar, dost olmuşlardı. Emeklilik yıllarında da dostlukları devam etmiş, farklı şehirlerde olmalarına rağmen gidip gelmişlerdi. Hicran hanım, din kitapları okumayı seven, saliha bir hanımdı. Annesinin kapanmasına ve Kur’an-ı kerim öğrenmesine vesile olmuştu. Belki de bu sebeplerden dolayı, aileler arasında bir gönül bağı oluşmuş, muhabbetleri devam etmişti.
Sibel üniversiten hemşire olarak mezun olunca, ilk ataması Tokat’a yapıldı. Hicran hanımların da aynı memlekette olmaları, ailesini daha bir cesaretlendirerek, kızlarını Tokat’a göndermeyi kabul ettiler. Sibel hastaneye gittiğinde başhekim, örtülü olamayacağını söyleyince ailesi, (Bu kadar okudun, buraya kadar geldin, geri dönemezsin artık, devam edeceksin) dediler. Bu olay üzerine, zaten eve dönmek istemeyen Sibel başını açarak çalışmaya başladı. Ailesi Sibel’i Hicran hanıma emanet ederek memleketlerine döndüler.
Sibel, kendine ait küçük bir ev tutup azdan çoktan biraz eşyayla evini döşedi. Ara sıra ailesi de gelerek yanında kalıyor, sonra tekrar memleketlerine geri dönüyorlardı. İşte Sibel ne zaman daralsa, Hicran teyzesine gider, içini döker, Hicran teyzesinin sohbet ve nasihatleriyle rahatlardı. Tokat’a geleli 3 yıl olmuş, Sibel hem şehre, hem de arkadaşlarına iyice alışmıştı. Hicran hanım, onu kendisi gibi çalışan birkaç genç kızla tanıştırmış, hep birlikte Hicran hanımda Cumartesileri toplanıp çay içiyorlar, sohbet ediyorlar, bir yandan da ilmihal bilgileri öğreniyorlardı. Bu toplantılar, diğer kızlar gibi, Sibel’in de iple çektiği günler oluyordu. Hem bir şeyler öğreniyor, hem de birbirlerinin sıkıntılarını paylaşıyorlardı. Bir araya geldiklerinde, hepsinin ortak sorunu, çalışmanın getirdiği zorluk, yorgunluk ve hayattan duyulan bıkkınlıktı. Dini bilgileri öğrendikçe, dinimizin emir ve yasaklarının insanlar için birer nimet olduğunu, bu dini bilgileri bilen ve uyan beylerle evlilik hayatının ne kadar güzel ve kolay olacağını söyleyerek, böyle beylerle evlenmek istediklerini her fırsatta ifade ediyorlardı.
Sibel çabucak hazırlandı, Hicran teyzesiyle sohbet harika oluyordu. Gidene kadar, (Şu Hicran teyzem olmasa ben kime giderdim) diye düşünüp dualar etti içinden. Zile bastı, beklemeye başladı, bir müddet sonra kapı açıldı.
— Aman benim güzel kızım gelmiş, hoş geldin.
— Selamün aleyküm Hicran teyzeciğim.
— Ve aleyküm selam güzelim, geç bakalım içeriye!
— Şey, bir şeyler getirmiştim yeriz diye.
— Ne zahmet ettin be yavrum, ben yapmıştım bir şeyler. Eee, anlat bakalım, nasılsın iyi misin, annenlerden haberin var mı, onlar nasıllar?
— Hepimiz iyiyiz çok şükür. Size gelmeden önce, annemle konuştum çok selamları var.
— Ve aleyküm selam. Konuştuğunda benimde selamlarımı ilet, olur mu? Gelmiyorlar mı buraya?
— Şimdilik gelme niyetleri yok. Belki daha sonra gelirler. Zaten şimdi gelmesinler. Bu aralar nöbetlerim çok sıkışık, ayrılan hemşireler oldu, sayı azalınca nöbetler sıklaştı.
— Eh ne diyelim, darısı sana. İnşallah sen de bu yorucu hayattan bir an önce elini eteğini çekersin. Şu haline bak koşturmaktan, uykusuzluktan gözlerinin önü çökmüş. Bir deri bir kemik kaldın be yavrum, çok üzülüyorum senin için.
— İnşallah Hicran teyzeciğim. İnanın, ben de çok arzu ediyorum; ancak durumumu biliyorsunuz. Dinini doğru olarak bilen bir talip çıksa hiç tereddüt etmeyeceğim. Hemen işten ayrılıp kapanacağım, evimin hanımı olacağım, siz de benim için dua edin ne olur?
— Ah yavrum, hiç etmez olur muyum, ediyorum. Hem de diğer kızlara da beş vakit. Ancak seninle de daha önce konuşmuştuk bu konuyu. Örtünmek için, evlenmeyi beklemek yanlıştır. Ayrıca biliyorsun, senin şu içinde bulunduğun görüntü karşısında, sana salih bir talibin çıkması imkânsızdır. Hadi çıktı diyelim, sen onun, istediğin gibi birisi olacağını mı düşünüyorsun? Dinin emirlerini bilen birisi, hanımının başının açık olması günahının kendine de yazılacağını bilmez mi? Bunu göze alamaz elbette. Demek ki… Ah, kapı çaldı. Ben kapıya bakayım, sonra devam ederiz.
— Ben bakayım mı Hicran teyze?
— Yok, yavrum sağ ol! Ben bakarım, hem sürprizi bozulmasın.
— Ben geldim Hicran teyze.
— Hoş geldin, ne güzel, ne güzel! İki sevdiğim insanla güzel bir gün geçireceğim inşallah, geç içeri de anlat, neler oldu?
— Aaa, Sibel de buradaymış hoş geldin.
— Sen de hoş geldin Zeliha.
* * *
— Nasıl, güzel bir sürpriz oldu değil mi Sibelciğim?
— Haklısın Hicran teyze, galiba tek sıkılıp bunalan ben değilmişim.
— Şey, aslında Zeliha onun için gelmedi. Ne dersin Sibel’e de söyleyelim mi Zelihacığım?
— Tabii ki, ben her şeyi paylaşırım Sibel’le zaten. Sizden sonra Sibel’e giderek ona da anlatacaktım. Mademki hepimiz buradayız…
* * *
— Ay şimdi bayılacağım, anlatın artık neler oluyor? Kız, yoksa evleniyor musun?
— Eee, tabii ki seni mi bekleyecektim? 30 yaşındayım artık olsun o kadar.
— Siz ciddi misiniz, yoksa benimle eğleniyor musunuz?
* * *
— Anlat artık Zeliha kızım, görüştün mü oğlanla neler oldu.
— Görüştüm Hicran teyzeciğim görüştüm ama…
— Aması ne? Olmadı mı yoksa?
— Maalesef olmadı.
— Neden beğenmedin mi?
— 30 yaşımı doldurdum. Bu yaştan sonra insan, beklentilerini ve kıstaslarını düşürüyor. Ben sadece dinini bilen ve yaşayıp yaşatacak olan birisi olmasını istiyordum, benim tek ölçüm buydu. Olacağını zaten düşünmüyordum; ama ailem namazını kılan birisi diye çok ısrar ettiği için görüşmeyi kabul ettim. Karşı taraf öyle bir şey söyledi ki elim kolum bağlandı.
— Ne söyledi peki?
— Önce bana evlilik adına ne beklediğimi sordu. Ben de, (Ben namazlarımı kılıyor, dinimi öğrenerek uygulamaya çalışıyorum. Evleneceğim kişinin de dinini bilen, yaşayan, bana da yaşatacak birisi olmasını isterim. Sonra hemen işten ayrılıp kapanacağım ve evimin hanımı olacağım) dedim. Bana ne dedi biliyor musunuz? (Eğer bu söyledikleriniz ve istedikleriniz doğruysa, neden şimdi yapmıyorsunuz) dedi. Bu sözler karşısında ne diyeceğimi şaşırdım. Nasıl söylenir böyle bir şey Hicran teyze? Ben kendim söylüyorum, kapanıp evimin hanımı olmak istediğimi, yani kendim istiyorum, neden yalan söyleyeyim ki?
— Peki, sonra ne oldu kızım?
— Sonra, (Madem böyle düşünüyorsunuz, o zaman samimi olduğunuzu gösterin ve hemen icraata geçin) dedi.
— Çok güzel söylemiş. Niye tamam diye cevap vermedin?
Daha önce de size söylemiştim Hicran teyze, ben dediklerimi bir başkası için değil, Allahü teâlânın emri olduğu için yapmak isterim. O yüzden hemen olmuyor. Hiç umudum kalmadı Hicran teyze. Ehl-i sünnet bir bey gelse de, beni şu keşmekeş hayattan çekip kurtarsa diye beklemek, ne bileyim...
— Elindeki nasibi kaçırıyorsun. Benim başka diyeceğim bir şey yok.
* * *
— Bakın güzellerim. İkiniz de aynı dertten muzdaripsiniz. Sizi birlikte yapan, birbirinizi bu kadar sevmenize sebep olan şey, aynı büyükleri sevmeniz, aynı dili konuşmanız, sıkıntılarınızın aynı olması ve aynı şeyleri istemeniz yani ortak yönlerinizin çok olması, öyle değil mi? Eğer evlilikte de bu aynılar çok olursa mutlu olursunuz. Aslında konuştuğun kişi doğru söylemiş. Neden bozuluyorsun ki? Görüntünle düşündüklerin aynı olsaydı o zaman tamamdı. Böyle düşünüyorum ama böyle görünüyorum dersen samimi olmaz, doğru olmaz. Ben Rabbimi seviyorum deyip de, onun sevmediği şeyleri yapmak, nasıl sevgi olarak kabul edilir? Şimdi diyorsunuz ki, biz sizi çok seviyoruz. İyi güzel. Söylenilen şey size zor gelse de yapıyorsanız, gerçekten sevdiğiniz anlaşılır. İkinizden bir şey istenecek olsa, kim daha çabuk yapmak için hareket ederse, işte o ötekinden daha çok seviyor demektir. İslam âlimleri diyorlar ki, sevmek itaat etmektir, sevgide de itaatteki çabukluğa yani sürate bakılır. Demek ki sevgi itaattir, itaatteki süratle ölçülür. Peki, ne yapmak gerekir?
Kızlarını ikisi birden,
— Evet, ne yapmak gerekir Hicran teyze? dediler
— Sevgimizi göstermek gerekir. Sevgi fedakârlık ister. Neden fedakârlık yapacağız? Nefsimizden yani kendimizden vereceğiz. Şimdi sizler çalışıyorsunuz. Amirleriniz size, şu işi çok güzel yapmışsın dese, aferin dese ne kadar mutlu olursunuz, öyle değil mi? Peki, geçici olan şu dünyada aferin dense ne kazanırız, belki de en fazla bir maaş ikramiye. Onu da harcarız, biter, gider. Her şeyin yaratıcısına her an muhtaç olduğumuzu bildiğimiz halde, neden onun sevgisini tercih etmeyiz, onun sevgisini kazanmaya uğraşmayız? Oysa onun sevgisi geçici değil. Onun verdiği mükâfat geçici değil. Harcanıp bitecek bir şey değil, sonsuz. Sadece ahirette bize kulum dese yetmez m?
Yine kızlar,
— Elbette en büyük nimete kavuşmuş oluruz, dediler.
— Bir talebe hocasına gitmiş, efendim benim kemale erebilmem yani olgunlaşabilmem için bir himmet etseniz demiş, hocası (Evladım önce gayret, sonra himmet) demiş. Demek ki, önce biz gayret edeceğiz, sebeplere yapışacağız, sevgimizi göstereceğiz, sonra İslam âlimlerinden himmet isteyeceğiz. Göreceksiniz, Efendimiz, Eshab-ı kiram ve İslam âlimleri vesile edilerek yapılan duaları Rabbim kabul eder. Yeter ki biz samimi olalım. Ayrıca, ben insanlar için yapmıyorum, Rabbim için yapıyorum, bunun için hemen olmuyor demek de uygun olmaz. Elbette Allah için yapacağız; ama buna insanlar da vesile olabilir. Bu, insanlar için yapmak demek değildir. Yani neticede, sebep ne olursa olsun, hiç beklememek, Rabbimizin emirlerini hemen yerine getirmek gerekir. Aaa, hadi hiç kimse bir şey yememiş, hadi bakalım çaylarınızı tazeleyeyim.
— Bizi mahcup ediyorsunuz Hicran teyze lütfen siz oturun biz hizmet ederiz.
— Eh, peki o zaman. Hadi bakalım, Müslüman ümitsiz olmamalıymış. Ümitli olacağız, duaya devam edeceğiz, tamam mı güzellerim?
— Tamam Hicran teyze.
— Bir şey sormak istiyorum. Ben öğretmenim, etrafımdakiler bana, (Sen başarılı bir öğretmensin, bu şekilde hizmet etmiş oluyorsun. Neden ille de ayrılacağım diyorsun. Hem evli barklı çocuk sahibi birçok hanım var. Onlar her ikisini bir arada götürüyor, sen de götürürsün, ne olacak ki... Çocuğuna kreş zamanına kadar annen bakar, sonra kreşe verirsin. Kimse sana namazını kılma demiyor. Pekâlâ, hem dinini hem de dünyanı birlikte götürürsün) diyorlar. Siz ne dersiniz?
— Bakın etrafımızdakilerin anlayamadıkları bir husus var. İslamiyet kadınların günah işlemeden çalışmasını yasaklamamış, buraya dikkat edin. Harama bulaşarak çalışılmaz.
— Ama Hicran teyze, harama bulaşmadan çalışmak mümkün değil ki... Hiç olmazsa müdür erkek, okulun hizmetlisi erkek, hadi o da olmadı veliler, hadi o da olmadı gidip gelirken karşılaşılanlar. Kısaca harama bulaşmadan para kazanmak mümkün değil, ne yapacağız o zaman?
— Dinimizde çalışıp ailesini geçindirmek vazifesi erkeğe aittir. Dinimiz kadını çalıştırmaya mecbur bırakmamıştır; ama kadın günah işlemeden istediği işte çalışabilir. Evde oturarak yapılan işler de var. Dantel ör, sat, dikiş dik, yazma oyası yap. Zaten senin rızkını Rabbim baban eliyle gönderiyor, evlenince de beyinin eliyle gelecek. Allahü teâlâ rızka kefil ve bu rızklar ezelde takdir ve taksim edilmiş. Eksilmez çoğalmaz. Ancak insanlar rızklarına kavuşabilmek için tercihte bulunuyorlar. Şimdi sen evinde otursaydın bu rızkın sana gelmeyecek miydi? Kitaplarda geleceği söyleniyor, vaat ediliyor. Ama sen rızkına bu yolla kavuşmayı tercih ediyorsun. Bir başkası farklı yoldan kavuşuyor. Kimisi sıkıntı ve meşakkatlerle kimisi rahat bir şekilde rızkına kavuşuyor. Her şeyin yaratıcısı ve tek hâkimi olan Allahü teâlânın, yapmamızı emrettiği farz olan işleri yaparken bile haram işlenecekse o farzı tehir ediyoruz. Demek ki haramdan kaçmak her şeyden önce geliyor. Dinimiz para kazanarak evini geçindirme yükünü erkeğin omuzlarına yüklemiş. Kadının böyle bir mecburiyeti yok. Kadın beyinin getirdiklerine razı olur, beyine itaat eder, çocuklarını dine uygun yetiştirir, kendi de dinin emirlerini yaparsa, istediği her şeyi Allahü teâlâ onun ayağına gönderir. İslam âlimleri böyle bildiriyor kitaplarda. Yeter ki kanaat edelim, israf etmeyelim, yeter ki dine uyalım, yeter ki samimi olalım, hem ömrümüz, hem malımız bereketlensin.
Kızlar, lafa daldık ikindi vakti çoktan girmiş haydi namazlarımızı kılalım.
— Kıldıktan sonra ben hemen çıkayım annemler merak ederler.
— Sen bilirsin Zelihacığım.
* * *
Namazlar kılınmış dualar edilmişti. Kızlar çoktan namazı bitirmişler Hicran hanımın duasının bitmesini bekliyorlardı. Hicran hanım kızları için uzun uzun dua etti. Arkasını döndüğünde, kızlar giyinmiş kendisini bekliyorlardı.
— Demek hazırlandınız, sen nereye Sibel?
— Ben de Zeliha’yla çıkayım Hicran teyze. Hava kararmadan evde olmalıyız. Yolda Zeliha’yla konuşa konuşa gideriz.
— Çok haklısın. Hadi bakalım selametle gidin, konuştuklarımızı salim kafayla evde tekrar düşünün! Bir gün doğru kararı verip ona göre hareket edeceğine inanıyorum. Ancak o “bir gün” hep geciktikçe, yarın ahirette siz zararlı çıkacaksınız. Allahü teâlâ sizi doğru yolda bulundursun, ahir ve akıbetimizi hayreylesin…
Zeliha, (Yarın yaparım diyenler helak olmuştur) hadis-i şerifi düşünerek, bugünden tezi yok dedi ve hemen, yolda rastladığı bir dükkândan bir eşarp alarak başını kapattı. Sibel, evlenmen için mi kapandın diye sorunca, (Hayır, Allah rızası için kapandım, evlenme olur olmaz, o önemli değil) dedi. Onlar böyle konuşurken karşıdan, talip olan gençle karşılaştılar. Genç delikanlı dikkatlice Zeliha’ya baktı ve onu tanıdı. (Samimi olduğunu gösterdin Zeliha) dedi. O da, (Ben Allah rızası için kapandım, evlilik olsun olmasın fark etmez, önemli olan dinimi yaşamamdır) dedi.
Genç delikanlı, Zeliha’nın hiç açılmadığını görünce, samimi olduğuna kanaat getirip yeniden evlenme teklifinde bulundu. Çok geçmeden evlendiler. Çok mutlu bir hayat sürdüler.
Sibel ise, çalışmazsam perişan olurum endişesiyle başını kapatmaya cesaret edemedi. Hayatı maddi ve manevi sıkıntılar içinde geçti. Z. Alkan
Belâ Önleme Duası

     Ehl-i sünnet yolunu bundan on yıl kadar önce, Osman Ünlü hocanın sohbetleri vesilesiyle tanıdım. Radyo programını her sabah, hiç kaçırmadan büyük bir şevkle dinliyordum ve öğrendiklerimi de uygulamaya geçiriyordum. Radyonun yanı sıra, Osman Ünlü hocanın tavsiye ettiği kitapları da okumaya başladım. Özellikle Tam İlmihal, elimden hiç düşürmediğim bir kitap olmuştu.
     Osman Ünlü hocanın konuşmalarında dikkatimi çok çeken bir husus vardı. Sıkıntısı, derdi olanlar için şu hadis-i şerifi naklediyordu:
(İstiğfara devam edeni, Allahü teâlâ, dertlerden, sıkıntılardan kurtarır. Ummadığı yerden rızıklandırır.)
     Bu hadis-i şerifi naklettikten sonra, (Bunu Allahü teâlânın Peygamberi bildirdiğine göre, muhakkak doğrudur. Eğer sıkıntısından kurtulmayan varsa, hatayı kendisinde arasın) diyordu.
     Bundan çok etkilenmiştim. Osman hoca, şu hadis-i şerifi de bildirmişti:
(“Bismillâhillezî lâ-yedurru ma’ asmihî şey’ün fil-Erd-ı velâ fissemâi ve hüves-semî’ul’alîm” duasını sabah üç kere okuyana akşama kadar, akşam okuyana da sabaha kadar hiç bela gelmez.)
     Tam İlmihal’de de şöyle yazıyordu:
(İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi aleyh”, talebeleri ile, uzak bir yere gidiyordu. Gece, bir handa kaldılar. (Bu gece, bu handa bir bela hasıl olacak. Şu duayı okuyunuz!) buyurdu: (Bismillâhillezî lâ-yedurru ma’ asmihî şey’ün fil-Erd-ı velâ fissemâi ve hüves-semî’ul’alîm.) Gece büyük yangın oldu. Bir odada eşyalar yandı. Bu odaya haber verilmemişti. Duayı okuyanlara bir şey olmadı. Dertlerden, belalardan, fitne ve hastalıklardan korunmak için, sabah ve akşam, İmâm’ın bu sözünü hatırlayarak, üç kere okumalıdır.)
     Bu duayı öğrendiğim günden itibaren, hiç aksatmadan her gün sabah akşam üç kere okumaya başladım. Benden sonra annem, kardeşlerim, babam da bu duaya başladı. Artık iyice dilimize yerleşmişti. Okumayan var mı diye, ev halkı birbirini uyarır olmuştu. Tabii bunu okurken Osman hocanın sözleri hep aklımdaydı. Allahü teâlânın Peygamberi söylüyorsa muhakkak doğrudur diyordum.
     Bir yaz günüydü. Anadolu’da yaz mevsimi biterken, kış için yoğun şekilde yiyecek hazırlıkları yapılır. Biz de o gün, annem ve kardeşlerimle, kış için mantı, makarna ve erişte kesecektik. Yorucu bir iş olduğundan, sabah erken saatlerde mutfakta işe başladık. Tabii hepimiz duamızı okuduk. İkindi saatlerinde işimiz bitmişti ve hem çok yorulmuş, hem de çok acıkmıştık. Karnımızı doyurmak için kestiğimiz mantıdan pişirip yemeye karar verdik. Ocağa mantı için suyu koyduk, kaynadıktan sonra mantıları içine attık. Ocağın en büyük gözünde olduğu için, mantı suyu taşıp ocağı söndürmüş. O kadar yorgun ve telaşlıydık ki, bizim bundan hiç haberimiz olmadı. Bir zaman geçtikten sonra kardeşim gelip, ocağın yanmadığını görünce, taştığını anlamış ve taşan gözü kapatmadan, Besmele çekerek ocağın diğer gözünü yakıp, tencereyi onun üzerine koymuş. O kadar korkunç bir olay ki, ocağın en büyük gözü gaz kaçırıyor, diğer gözünde de mantı pişiyordu. Bu arada ben de gelip, mantı pişmiş mi diye, elimde çatalla kontrol ediyordum. Ocağa başımı eğip kaldırıyordum. Sürekli yanında uğraşıyordum. En sonunda tencereyi üzerinden aldım ve yemeği hazırlamaya başladım. Bütün bunlar olurken, mantı suyu taşan ocak hâlâ açıkmış, gaz çıkıyormuş ve gaz yanında ateş olduğu halde yanmamış. Sonra mutfağa oturup yemeğimizi yemeye başladık. Yorgun olduğumuz için sofradan kalkmak istemiyorduk. Yani gaz kaçıran tüple, bir saat kadar mutfak içinde vakit geçirdik. Sonra kardeşim tekrar kalkıyor ve yine sıcak su lazım oluyordu. Yine ocağın diğer gözünü çakmakla yaktığında, fark ediyor ki, ocağın bir gözü açık, gaz kaçırıyor. O andaki panikle, ne yapacağımızı şaşırıp ocağın bütün gözlerini kapatıp kendimizi balkona attık. Korkudan mutfağa epey bir süre giremedik. O andaki korkumuzun derecesini anlatmak mümkün değil. O anda anladık ki, okuduğumuz dua sayesinde bir felaketten kurtulmuştuk.
     Bu olayı yaşadıktan sonra, bu duanın hayatımızdaki yeri daha bir farklılaştı. Evet, Osman hoca doğru söylüyordu: (Allahü teâlânın Peygamberi söylemişse, muhakkak doğrudur) diyordu. Meliha Öven – Nevşehir


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam1083
Toplam Ziyaret1261241
Hava Durumu
Anlık
Yarın
13° 2°

ATEŞ’TEN SÖZLER

AHMET ATEŞ (KENDİSİNE LAYIK GÖRMEDİĞİNİ DOSTLARINADA LAYIK GÖRMEYEN ...). İSTER KULAK VERİN İSTER VERMEYİN. İSTERSENİZ AHMET ATEŞ DE KİM OLUYOR DEYİN. DOĞRU YOLU GÖSTERMEK BİZDEN YÜRÜYÜP YÜRÜMEMEK SİZDEN. Ateş

BU MİLLET ŞUNU İYİ BİLSİN Kİ; TAŞLANMAMAK İÇİN DE OLSA, ASLA MEYVESİZ AĞAÇ OLMAYACAĞIM. Ateş

ATEŞ' İ SEVMEYEBİLİRSİNİZ, SEVMEK ZORUNDA DA DEĞİLSİNİZ. UNUTMAYINIZ Kİ DÜŞMANINIZDAN BİLE ÖĞRENECEĞİNİZ ÇOK BİLGİ VARDIR. Ateş

İNSANIN KENDİ KENDİNE YAPTIĞI KÖTÜLÜĞÜ, BÜTÜN DÜŞMANLARI BİR ARAYA GELSE YAPAMAZ. Ateş

ATEŞ, DÜNKÜ ATEŞ DEĞİL. YARINDA, BUGÜNKÜ ATEŞ OLMAYACAK. Ateş

DEĞİL DOKUZ KÖYDEN KOVULMAK; ONDOKUZ KÖYDEN DE KOVULSAM, DOĞRUYU SÖYLEMEKDEN, DOĞRU OLANI SAVUNMAKDAN VAZGEÇEMEM. Ateş

İNSANLARI GÖRÜNÜŞLERİ İLE YARGILAMAYINIZ, ÇOĞUNLUKLA ALDANIRSINIZ. GÖRÜNÜŞLER İNSANLARI GENELDE ALDATIR. YAKINDAN TANIMADIĞINIZ İNSANLAR HAKKINDA İYİ VEYA KÖTÜ DİYE HÜKÜM VERMEYİNİZ. GÜN GELİR İYİ DEDİĞİNİZ İNSANLAR KÖTÜ, KÖTÜ DEDİĞİNİZ İNSANLAR ÇOK İYİ ÇIKABİLİR. TERCİHLER SİZE AİT AMA SİZ DIŞ GÜZELLİKDEN ZİYADE İÇ GÜZELLİĞE ÖNEM VERİNİZ. Ateş

DOST DOĞRU SÖYLER, YÜZE SÖYLER, SEVİLMEZ. DÜŞMAN ARKADAN SÖYLER, YÜZE GÜLER. BAŞ TACI EDİLİR. BAŞ TACI OLMAK İÇİNDE OLSA; YÜZE GÜLENLERDEN, ARKADAN KONUŞANLARDAN OLAMAM. Ateş

DEĞER VERDİĞİNİZ İNSANLAR SİZ DEĞER VERDİĞİNİZ İÇİN DEĞERLİDİR. OYSA ONLAR KENDİLERİNİ BİR ŞEY SANIRLAR. SİZ DEĞER VERMEZSENİZ BİR HİÇTİRLER AMA BUNU AKILLARINA BİLE GETİRMEZLER. "ŞAİRİN DEDİĞİ GİBİ GÜZELLİKLERİ ON PARA ETMEZ BİZDEKİ AŞK OLMAZSA" Ateş

KIRK GÜN TAVUK GİBİ YAŞAMAKTANSA BİR GÜN HOROZ GİBİ YAŞARIM. Ateş

BU DÜNYA HERKESE YETER. YETERKİ ADAM GİBİ YAŞAMASINI BİLELİM. Ateş

TOPLUMDA KENDİNİ ŞEREFLİ GÖSTEREN ŞEREFSİZLER DÜNYA DÖNDÜKCE VAR OLACAK VE MİDE BULANDIRACAKLARDIR. Ateş

"HER ASALAK BİR SALAĞIN SIRTINDAN GEÇİNİR" İNSAN OLAN NE SALAK NE DE OLUR ASALAK. Ateş

HIRSIZLIK SADECE PARA ÇALMA İLE OLMAZ. ZAMAN PARADAN YERİNE GÖRE DAHA ÖNEMLİDİR. DAKİKALARI PARA İLE ÖLÇEMEZSİNİZ. GASP EDİLEN DAKİKALARIN HESABINI VEREMEZSİNİZ. MİLLET OLARAK BOŞA HARCANACAK NE VAKTİMİZ NE DE BOŞ ZAMANIMIZ VAR. Ateş

"KENDİM ETTİM KENDİM BULDUM KÜL GİBİ KARARIP SOLDUM EYVAH EYVAH" TÜRKÜSÜNÜ ÇALMAMAK İÇİN SİZE DEĞER VEREN DOSTLARINIZA, SİZİ SEVENLERE KULAK VERİNİZ. Ateş

TREN KALKAR GARDAN, KAÇARSA HABER GELMEZ NAZLI YARDAN. TRENDEKİ BİR GÜN AĞLAR, KAÇIRAN HER GÜN AĞLAR. EN İYİSİ TRENİ KAÇIRMAMAK. Ateş

"ZORLA YENEN AŞ YA KARIN AĞRITIR YADA BAŞ". NE YİYEN NEDE YEDİREN ŞİFA BULUR ARKADAŞ. Ateş

GÜZEL HER ZAMAN GÜZELDİR. ÇİRKİNLİK İSE BENİM İŞİM DEĞİLDİR. Ateş

DOST DOSTUN AYNASI OLMALI. AYNA KADAR DOĞRU OLAMIYORSA DOSTUNUM DİYE GEZMEMELİ. Ateş

OTOBÜS KAÇIYOR DEMİŞTİM DİNLEMEDİN. SON PİŞMANLIK FAYDA ETMEZ DEMİŞTİM TINLAMADIN. NE DEDİMSE İLTİFAT DEĞİL, GERÇEK DİYE, HOŞUNA GİTMEDİ. ANLARSIN BİR GÜN DEDİM, DALGA GEÇTİN. İŞ İŞTEN GEÇTİKDEN SONRA ANLARSIN DA, ONU DA BEN ANLAYAMAM. "GEÇER BORUN PAZARI ANCA GİDERSİN NİĞDE'YE." SÖYLEYECEK BİR SÖZÜN OLAMAZ BU DELİYE. Ateş

SEVDİĞİM BİRİSİ "BENİ SENİN KADAR AŞAĞILAYAN HİÇ KİMSE OLMADI" DEMİŞTİ. BIRAKIN AŞAĞILAMAYI İNCİLTMEK AKLIMIN KÖŞESİNDEN BİLE GEÇMEMİŞTİ. OYSA BU KİŞİ DEĞER VERDİĞİM SEVDİĞİM KİŞİLERİN BAŞINDA GELEN BİRİ. DEMEK Kİ DEV AYNASI OLMAMAK SUÇ OLUYOR. BEN SENİN DÜŞMANIN DEĞİLİM Kİ SENİ OLDUĞUNDAN FARKLI GÖSTEREYİM. BİR GÜN SANA GEREĞİNDEN FAZLA İLTİFAT EDERSEM BİL Kİ O GÜN DÜŞMANIN OLDUĞUM GÜNDÜR. Ateş

"GÜLÜ SEVEN DİKENİNE KATLANIR" KATLANIR DA ÖNEMLİ OLAN DİKENE KATLANIP, GÜLE KAVUŞABİLMEK. Ateş

İSTER ARKADAŞINIZ, İSTER SEVGİLİNİZ, İSTER AÇIK İSTER GİZLİ AŞKINIZ, İSTER DOSTUNUZ, İSTER SIRDAŞINIZ, İSTER ANNE BABANIZ, DEĞER VERDİĞİNİZ KİM OLURSA OLSUN GEREĞİNDEN FAZLA DEĞER VERMEYİNİZ. KENDİ DEĞERİNİZDEN KAYBEDERSİNİZ. Ateş

HER YÜZÜNE GÜLENİ, BOLCA İLTİFAT EDENİ DOST BELLEME. DOST, SEVİLMEME RİSKİNE RAĞMEN; DOĞRU NE İSE ONU SÖYLER, KALPTEN SEVER. ASIL DOST KENDİSİNE REVA GÖRMEDİĞİNİ KARŞIDAKİNE REVA GÖRMEYENDİR. Ateş

GERÇEK SÖZLERDEN KAÇANLAR, GÜZEL, SAHTE VE HOŞ SÖZLERE KANANLAR. ASLA ACI GERÇEKLERDEN KAÇAMAZLAR. Ateş

BENİM İÇİN SIFATINIZ NE OLURSA OLSUN. SİZİ KAYBETMEMEK UĞRUNA ASLA YALANA BAŞVURAMAM. SİZLERİ KAZANMAK İÇİN SAHTEKARLIK YAPAMAM. BENİ SEVEN DÜRÜST OLDUĞUM İÇİN SEVSİN SAHTE İLTİFATLAR İÇİN DEĞİL. SAHTE DOSTLAR VE SAHTEKARLIK BENDEN UZAK OLSUN. Ateş

SEVDİKLERİNİZİ YARGILARKEN OLAYLARA KENDİ CEPHENİZDEN BAKMAYINIZ. ALDANIRSINIZ. KARŞIDAKİNİN YERİNE KENDİNİZİ KOYABİLDİĞİNİZ SÜRECE DOĞRU YARGILAMA YAPABİLİRSİNİZ. Ateş

SİZ, SİZ OLUN, OLMAZ ÖYLE ŞEY DEMEYİN. BİR GÜN OLUR, OLUYORMUŞ DEMEK ZORUNDA KALIRSINIZ. ASLA BİRİNİ KINAMAYINIZ. KINADIĞINIZ OLAYIN, BİR GÜN BAŞINIZA GELDİĞİNİ, GÖRMENİZ HİÇ DE UZUN SÜRMEZ. ALLAH ISLAH ETSİN DEYİP GEÇİN. YOKSA, KINADIĞINIZ OLAYLA KENDİNİZ ISLAH EDİLİRSİNİZ. Ateş

"İLTİFAT; YALANIN SÜSLENMİŞ, KILIF GİYDİRİLMİŞ HALİDİR" İLTİFAT ETMEYİ BİLMİYORUM. ÇÜNKÜ YALAN SÖYLEMEYİ BECEREMİYORUM. Ateş

GERÇEKLER DOĞRU VE ACI OLUR. İLTİFATLAR SAHTE VE YALAN. GERÇEKLERDEN KAÇANLAR, İLTİFATLARA SIĞINANLAR, ACI SONDAN KAÇAMAZLAR. KURTULUŞ GERÇEKLERLE YÜZLEŞMEKDEN, İLTİFATLARDAN UZAK DURMAKDAN GEÇER. Ateş

AŞIRI MAKYAJ GÜZELİ ÇİRKİNLEŞTİRİR ÇİRKİNİ GÜZELLEŞTİRİR. Ateş

DOĞRULAR VE GÜZELLİKLER MALINIZ, ÇİRKİNLİKLER VE KÖTÜLÜKLER ÇÖPÜNÜZ OLSUN. Ateş

SİGARA

OĞUZLAR Mayıs 1994

SİGARA

Ahmet ATEŞ Oğuzlar Gazetesi yazı İşleri Müdürü

İçerken güldürür

Sinsi, sinsi öldürür

İçene kendini kahraman sandırır

Şeytani bir zehri andırır

İnsana kendi kendini yandırır

Sigara içmek suç değil

Bıçak taşımakta suç değil

Fakat bıçak ve tabanca

Bir başkasına zarar verince suç

Peki, sigara bir başkasına zarar verince neden suç sayılmaz? Şimdi sormak gerek aklı ve fikri olan herkese. Hangi insanın bir başka insanı zehirlemeye hakkı var? Sigara içme özgürlüğünü savunan vatandaşlara demezler mi ki içenin içme özgürlüğü varda içmeyenin sigara içmeme özgürlüğü yok mu? Sigara içmeyenin sigara içene bir zararı yok. Peki sigara içenin içmeyene neden zararı olsun. Bir resmi daire veya aile düşünün aynı odayı on kişi paylaşıyor. Bunun beşi sigara içiyor diğer beşi içmiyor. Beş kişinin sigara içme özgürlüğü varda diğer beş kişinin sigara içmeme, zehirlenmeme özgürlüğü yok mu? Sigara içmeyen beş kişinin sigara içen beş kişiye zararı yok da, sigara içen beş kişi niye diğer beş kişiyi zehirlesin.

Sigara içenler içmeyenleri zehirleme hakkını kimden ve nereden alıyorlar?

Anti parantez kimse özgürlükten bahsetmesin özgürlüklerde sınırsız değil sınırlıdır. Çünkü bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde diğer bir kişinin özgürlüğü biter. Bitmiyorsa tecavüz olur. Suç teşekkül eder, cezayı gerektirir.

Anti parantez kimse özgürlükten bahsetmesin özgürlüklerde sınırsız değil sınırlıdır. Çünkü bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde diğer bir kişinin özgürlüğü biter. Bitmiyorsa tecavüz olur. Suç teşekkül eder, cezayı gerektirir.

Birde en çok şundan söz edilir. Yahu sigara içen akciğer kanseri, verem ve diğer hastalıklara yakalanıyor da içmeyen yakalanmıyor mu?

Yakalanıyor: Tabiî ki siz sigara içenlerin sayesinde bir ailede bir kişi sigara içiyorsa diğerlerinin ben sigara içmiyorum demesi gerçek anlamda yalan ve yanlış olur. Sigara içen kişi sadece kendisini zehirlemez evdeki hanımını çocuklarını ve diğer fertlerin hepsini zehirlenmeye mahkum eder, onların yanında sigara içtiği sürece.

Şimdi sorarım size hangi babanın kızını, hangi ananın oğlunu, hangi dedenin torununu,hangi tiryakinin tiryaki olmayanı zehirleme hakkı var?

Medeniyet deyince bazıları çıplaklık sanır, asla. Medeniyet bu ve benzeri durumlarda kendini gösterir. Medeni insan başkalarına ve kendisine saygı duyan insandır. Başkalarının haklarını gasp etmeyen temiz insandır. Hoş görülü insandır. Kendi özgürlüğüne sahip çıktığı kadar başkalarının özgürlüğüne sahip çıkan ona saygı duyan insandır.

Bir düşünür medeniyeti şöyle tarif eder. "Medeni insan karanlık da esnerken sol elinin tersi ile ağzını kapayan insandır" der. Tabiî ki bizde olduğu gibi esnerken küçük dilini karşısındakine gösteren değil.

"Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az"

Kimsenin kimseyi zehirlemeyeceği, kişilerin birbirlerine saygılı olacağı,toplum menfaatlerinin ön plana çıkacağı bencilliğin arka planda kalacağı, hoş görülü medeni toplumlara doğru.

Saygı ve sevgilerimle bir sonraki sayıda buluşmak üzere.

Sevgili okurlar Makalenin yayın tarihine bakarsanız bu günkü sigara ile ilgili kanun konusunun alt yapısını görürsünüz o tarihlerde bu yazıyı kaleme almak yürek, bilek ve cesaret isterdi. İlk sigara kanunu bile (Kanun Numarası : 4207 Kabul Tarihi : 7/11/1996 Yayımlandığı R.Gazete: Tarihi:26/11/1996 Sayı: 22829) bu makaleden 2 Yıl 6 Ay sonra çıkmıştır. O gün dile getirdik iki yıl sonra kısmen bugünse tamamına yakını kanuna konmuştur. Eh sağlık olsun 12 yıl sonrada olsa birşeyler değişmiştir. O gün dalga geçenlere duyrulur.

Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.85643.8718
Euro4.54804.5662
Takvim